19 Haziran 2015 Cuma

YaSonra

Seçimin Ardından:
  • HDP, 2014 yerel seçimlerinde aldığı oyu 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 1,5 kat artırmıştır. Aynı şekilde 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oyu 2015 genel seçimlerinde 1,5 kat artırmıştır.
  • Oy artışları aynı oranda gerçekleşmiş ancak oy artışlarının yaşandığı bölgeler farklı olmuştur. 

Batı Metropolleri
  • Sanayi ve ticaret merkezi olan beş büyük kentte her iki seçimde de artışın 1,4-1,6 kat seviyesinde olduğunu görüyoruz. 
  • Kürt emekçi ve yoksullarının bulunduğu ilçelerde oy artışının genel artışla aynı şekilde 1,4-1,6 kat seviyesinde gerçekleştiği gözlenmektedir.
  • Kentli orta-üst sınıfın, okumuş-aydın kesimin yaşadığı ilçelerde ise oy artışı 2-2,4 kat seviyesinde gerçekleşmiştir. Artış oranları arasındaki fark, seçmen çevresinin büyüklüğünün etkisi ile açıklanabilmektedir. Daha önce çok az sayıda oy alınan ilçelerden alınan yeni oylar oransal olarak daha büyük bir etkide bulunmaktadır. Örneğin, kentli orta üst sınıfın yaşadığı ilçelerde HDP oyu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %6 iken genel seçimlerde %10’a çıkmış, kürt emekçi ve yoksullarının yaşadığı ilçelerde ise %16,5 tan %21,5 a çıkmıştır (seçime katılım oranı etkiliyor). 
  • Benzer sosyo-ekonomik özelliklere sahip ilçelerde benzer sonuçların çıkması iki farklı sonuca işaret etmektedir.

  1. Metropollerde yaşayan kürtlerin HDP oyları kürt illerindeki seçmelerden farklı olarak her iki seçimde de artış göstermiştir. HDP projesi batı metropollerinde yaşayan kürtler açısından başarılı bulunmaktadır.
  2. Kentli seküler / orta üst sınıf açısından HDP bir umudu ifade etmektedir ve bu seçmen çevresinin yaşadığı bölgelerde CHP ve diğer sosyal demokrat kurumların oyları HDP’ye akmaktadır. HDP’nin bu seçmen kesimi açısından bir boşluğu doldurduğu düşünülebilir.

Kozmopolit Metropoller
  • Mersin, Adana ve Antep HDP’nin %15-20 arası oy aldığı büyük kozmopolit merkezlerdir.
  • HDP oyları cumhurbaşkanlığı seçimlerinde düşük oranda bir artış göstermiş ancak 2015 genel seçimlerinde oylar, batı metropolleri ile aynı oranda yaklaşık 1,5 kat artmıştır. Bu artışın esas sebepleri; HDP’nin seçim stratejisinde önemli bir rol oynayan ve ilgili seçim çevresinde adaylıklarla kendini gösteren ittifaklar ve dindar kürt seçmene HDP’yi adres gösteren seçim kampanyası olarak sıralanabilir. Diğer taraftan, kentli seküler orta üst sınıfın yaşadığı Mezitli, Çukurova ve Şahinbey gibi ilçelerdeki oy artışının Batı Metropollerindeki benzer seçim çevrelerindeki artışa yakın olduğundan yola çıkarak partinin umut ve çekim merkezi olduğu tespiti bu bölge için de tekrarlanabilir.

Karadeniz, Trakya ve Orta Anadolu
  • Toplam geçerli oyların %17,8’ine karşılık gelen otuzu aşkın irili ufaklı ilde cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş’ın oyları inanılmaz sayılarda çıkmıştı. Daha doğrusu, önceki seçimlerde HDP ve benzeri seçim ittifaklarının aldığı oylar onlara, yüzlere, binlere katlanmıştı. HDP’nin parti olarak girdiği ve %13 oy alarak barajı aştığı 2015 genel seçimlerinde ise bu, belirgin tek bir ortak özelliğe sahip otuz ilde oy artışı hiç sağlanamadı. Ne seküler Trakya’da, ne milliyetçi Rize’de, ne de gerici Yozgat’da HDP Demirtaş’ın oyunun üzerine bir oy koyamamıştır. Hatta bazı illerde daha düşük oy almıştır HDP. Şu sonucu çıkarabiliriz; bu illerde, öncesinde başka siyasi partilere oy veren, hala onları destekleyen ya da bir etkisi olmayacağı için CHP’ye oy vermek zorunda kalan devrimci-demokrat seçmen cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi özgür iradesi ile davranarak Demirtaş’a oy vermiş, genel seçimlerde ise kendisini HDP’de ifade etmiştir. Öte yandan, ister HDP’yi bir umut olarak görsün, isterse de emanet oy vermiş olsun, sonuçta yanına bir kişi bile katamamıştır. Bunun iki sebebi olabilir. Biri bu kentlerde HDP propogandası yapmak çok tehlikeli olabilir, sonuçta insanların sokağa çıkamadığı bir seçim sürecinden bahsediyoruz. İkincisi ise, kentlerde ne kadar solcu varsa HDP’ye oy vermiş ancak hiçbir çalışma yapmamıştır. 
  • Bu otuzu aşkın ilin belirgin tek ortak özelliği, kürt nüfusa sahip olmamalarıdır. Bu kentlerdeki halk kürtlerle iyi ya da kötü bir yaşam tecrübesine, en azından kendi mahallesinde denk gelmemiştir.

Orta Anadolu Metropolleri, Sanayi Kentleri
  • Batı’da Eskişehir ve Denizli, Ortada Konya, Doğu’da Kayseri, bu dört kentin ortak özelliği her iki seçimde de HDP oylarının artmasıdır. Yerel seçimlerde çok az olan oy sayısı cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 2-3-10 kat artmış, genel seçimlerde ise sanayileşmiş diğer kentlere benzer oranda 1,4-1,6 kat seviyesinde artmıştır. Batı metropolleri ve kozmopolit güney şehirleri için çıkarılan sonuçlarla benzer şekilde düşünebiliriz. Tek farkla ki, bu dört ilde cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar HDP’nin esamesi okunmuyordu. Demek ki ilk başta kentin solcuları bir araya gelmişler.


Bakur
  • Genel seçimlerde HDP alabileceği azami oyu aldı diyebiliriz. Birkaç çok baskın il dışında, HDP oyları her iki seçimde de artmıştır ancak esas belirgin artış genel seçimlerde yaşanmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Tayyip Erdoğan’a oy veren önemli bir kesim genel seçimlerde HDP’ye oy vermiş ve Bakur’da HDP oylarını yaklaşık 1,5 kat artırmıştır. Yeni bir seçimde ülkenin diğer seçim bölgelerinde oy artışı yaşanabilir ancak Bakur’da Urfa, Adıyaman ve Bingöl haricinde oy artışının yaşanma ihtimali çok azdır. Dahası oyların düşme ya da daha az sayıda milletvekili çıkarma ihtimali yüksektir.

IPSOS’un analizinden çıkanlar:
  1. HDP’nin son iki ay hiç oy kaybetmediğini kabul edersek, 2 ay önce HDP’nin oyu %8,65’ken Mayıs sonunda oyu %9,96 ya çıkıyor. Son hafta yaşanan gelişmeler sonucunda ise oyu %13,1’e çıkıyor. Son hafta HDP’nin oylarını %22 artırdığını görüyoruz. Bu, HDP’nin oldukça kaygan, blok bir oya sahip olduğu (ister dindar kürt, ister seküler türk, isterse de alevi olsun) anlamına gelmektedir ki, bu, oyları olası bir erken seçime kadar taşıma anlamında çok büyük risk oluşturmaktadır. Yine aynı sonuçtan dolayı,  HDP seçmeninin önceki sol kitle partilerinden farklı olarak örgütlü, partili kimliğe tam anlamıyla bağlı olmadığı, en azından 25 puanlık kesimin partiyle organik ilişkiye sahip olmadığını çıkartabiliriz.   
  2. HDP seçmeninin %25’i 18-24 yaş, %50’si 24-44 yaş aralığında, yani partiye oy verenlerin %75’i 45 yaşın altında. HDP, ülkenin en genç partisi. Ülkede muazzam bir genç işsizler ordusu olduğunu ve güvencesiz çalışmanın en çok 18-44 yaş arası seçmen kesimini etkilediğini düşünürsek, parti seçmen profiline uygun olarak ekonomik temelli, öncelikli ekonomik talepleri içeren bir perspektif önemli gibi görünüyor. Aynı şekilde kent mücadelesi de belirleyici olacaktır.
  3. 2011 genel seçimlerinden bu yana HDP hiç oy kaybetmemiş. 2011’de HDP’ye oy verip 2015’ye başka bir partiye oy veren sayısı ihmal edilebilir seviyede. 2015’de HDP’ye oy verenlerin %50’si 2011’de HDP’li iken, %22’si AKP, %7’si CHP’li imiş. Öte yandan 2015’de MHP’ye oy verenlerin %28’i 2011’de AKP’li. Yani, MHP, HDP’ye nazaran AKP ile daha yakın bir “ilişkiye” sahip.
  4. Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde Demirtaş’a oy veren ancak bu seçimde CHP’ye oy verenler CHP’nin %2’sini oluşturuyor, yaklaşık 230 bin kişi. İlk maddeyle mukayese edildiğinde, Demirtaş’a gelen oyların önce eski adrese, CHP yoğunluklu olarak döndüğünü, ancak seçime yaklaşan dönemde tekrar HDP’ye aktığını tespit ediyoruz. Burada yine Demirtaş, etkileyici söylemiyle ön plana çıkmış oluyor.
  5. 2015’de HDP’ye oy verenlerin %72’si Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde Demirtaş’a, %18’si Erdoğan’a, %3’ü ise Ekmeleddin’e vermiş. Aslında bu tablodan HDP’nin AKP’den ne kadar oy aldığını tespit edebiliriz. %18 Erdoğan oyu, HDP’nin aldığı %13,1’in 2,4 puanına karşılık geliyor. Katılımın düşük olduğunu hesaba katarsak, HDP’ye Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinden bugüne akan yaklaşık 6,5 puanlık oyun 3 puanı AKP’den, 1 puanı ise CHP’den gelmiş. Diğer partilere oy verenleri ve oy kullanmayanları kattığımızda ve dağıttığımızda, seküler Türk oyların HDP içinde toplam 2 puana sahip olduğunu, AKP ve dindar Kürt kesimden ise 4,5 puan oy kazanıldığını görüyoruz. Ayrıca, daha önce sandığa gitmemiş ya da ilk seçimine katılacak olan seçmenler arasında da HDP’nin önemli oranda tercih edildiğini görüyoruz. (Kürt özgürlük hareketinin konjonktürden bağımsız kemik oyu %6,5 kabul edilmiştir).
  6. Demirtaş, seçmenin oy vermeye teşvik edilmesinde en büyük etkiye sahip lider konumunda.
  7. Sosyal medya çalışmaları en yüksek etkiye sahip parti açık ara HDP. Sosyal medya, oy verme konusunda Demirtaş’ın propogandası ve Erdoğan’ın tepkiye yol açan konuşmalarının ardından 3. Sırada, hatta Erdoğan ile başa baş.
  8. HDP oyunun %29’u, yani 3,7 puan oy Diyarbakır olaylarından etkilenmiş. İlk madde ile uyumlu çıkmış sonuç.
  9. HDP seçmeni %80 oranında Demirtaş’ı en başarılı lider olarak görüyor. İlginç bir şekilde, CHP seçmeni de %43 oranında Demirtaş’ı en başarılı lider olarak görüyor. Bu oran MHP’de bile %21.
  10. Hemen yarın bir erken seçim olması durumunda HDP oylarının %89’unu muhafaza edecek, oyların %4’ü AKP’ye, %4 CHP’ye gidecek. Öte yandan, CHP’nin oylarının %1’i HDP’ye gelecek. Bu durumda HDP’nin oyları %11,91’e düşüyor. AKP’nin oyları ise CHP, HDP, MHP ve diğer partilerden gelecek oylarla, burası ilginç ki MHP’den %22’lik bir oy akışı oluyor AKP’ye (ülke geçerli oylarının %3,6 sı) %45’e çıkıyor. Dahası, CHP’den AKP’ye, HDP’den AKP’ye kayacak oydan fazlası kayıyor, bu da dikkat edilmesi gereken bir husus.
  11. Seçmenin %51’i erken seçim istiyor, %41’i istemiyor. AKP ve MHP erken seçim istiyor.
  12. Seçmen ağırlıklı olarak AKP-MHP koalisyonu istiyor. İkinci sırada ise CHP-MHP-HDP ittifakı var.

Yukarıdaki verilerden çıkarılacak ve 10danSonra içinde yer alan gönüllülerin değerlendirmesi gereken sonuçlara gelirsek;

Kampanya başarılı olmuştur ancak başarının bir ölçütü yoktur.
Hangi sandığı açarsak açalım, afiş, sticker yapıştırdığımız; kart, bildiri dağıttığımız; forum düzenleyip, ev ziyaretleri gerçekleştirdiğimiz mahallelerde de, hiç bulaşmadığımız, benzer sosyo-ekonomik özelliklere sahip başka mahallelerde de HDP oylarının aynı oranda arttığını göreceğiz. Yani, kampanyamızın seçime dolaysız etkisini tespit etmemizi sağlayacak bir şey elde edemeyeceğiz. Tek tek ikna ettiğimiz insanlardan dönüşleri sayarsak belki bir sonuç çıkar ancak o da çok zahmetli olacaktır.

Kampanyamız, imkanları dahilinde çok büyük bir etki yaratmış, çok başarılı olmuştur ancak yukarıda da değinildiği üzere dolaysız bir etkisi olmuş mudur, bunu değerlendirmemiz çok zor. Örneğin, 10danSonra hiç olmasaydı, HDP acaba %13 alacak mıydı, bunu bilemiyoruz. 

Demirtaş’ın kullandığı dil, toplumda yarattığı etki, kabul görmesi çok etkili olmuştur. Bunu IPSOS’un seçim sonrası yapmış olduğu analizden görebilmekteyiz. Ayrıca, HDP’nin seçimde üstlendiği kilit rol ve çekim merkezi haline gelmesi de oylarının yaklaşık %25’ini son iki ayda toplamasını sağlamıştır.

Peki 10danSonra’nın esas başarısı nedir? Bahsettiğimiz o büyük etkinin sınırları nedir, etki alanı kimleri kapsamaktadır. Farklı tarzda bir kampanya ile bu etki alanı değişir miydi? Ya da başarı, alanın büyüklüğü ile mi ölçülmeli?

10danSonra’nın başarısındaki kilit rol sanırım türünün ilk örneği olmasında. Evet, ülkede daha önce, örneğin 2007’de Baskın Oran ve Ufuk Uras’ın, 2011’de Sırrı Süreyya’nın milletvekillikleri için benzer kampanyalar yapıldı ancak bu kampanyalar ister istemez sınırlı bir alanda yapılmak zorundaydı. Ufuk Uras için boğazın karşı yakasında bir çalışma yapılması bir sonuç doğurmayacaktı.

Öte yandan, 10danSonra, ülke sınırları içerisindeki her hangi bir sandıktan çıkacak ilave bir HDP oyu kazanmak amacıyla yola çıkmıştır ve bu çıkışı ülkenin yaşadığı en kritik seçimin öncesi yapmıştır. Kampanyadan murat edilen şeyler bambaşka olabilir ancak bağlayıcılığı, eşsiz oluşu bu yüzdendir. Dahası, kampanya, HDP dışından, bağımsız ve bağlantısız eller vasıtasıyla yapılmıştır. Bu yönüyle, herhangi bir tabiiyet ilişkisi gelişmemiş, HDP ile ancak koordineli ilerleyecek bir ilişki kurulmuştur. Zaman zaman parti tarafından eleştirilmiştir de.

10danSonra’nın hizmet ettiği ve çok önemsediğim başka bir özelliği daha var. Kürt özgürlük hareketi örgütlü toplumsal muhalefetin kucağına koca bir temsiliyet kütlesini bırakmıştır. Kürtlerin desteği olmadan, herhangi bir sosyalist, devrimci-demokrat adayın (kürt özgürlük hareketi dışında kalanlar) seçimlerden başarılı çıkma ve meclise girme olasılığı çok zorken, bu adaylar, seçime parti olarak girilip, onlarca farklı seçim bölgesinden gayet “adaletsiz” bir şekilde aday gösterilince, en az %10’luk bir ülke temsiliyetinden sorumlu olma şansı yakalamıştır. 

Bu kampanyayı Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşılıksız bir destek olarak da değerlendirmek gerekir. Sonrasında ne olursa olsun, bu vefa borcunu ödemek adına, açıktan ya da kapalı muazzam bir desteğin kampanyamıza aktığını düşünüyorum. 

Kampanya başka türlü ilerlese daha başarılı olur muydu, daha geniş bir çevreye ulaşma imkanı bulur muydu, bu konu kesin hükümler verilebilecek bir konu değildir, zira HDP %13 oy almış, girdiğimiz girmediğimiz her sandıktan oylarını katlayarak çıkmıştır.

10danSonra, ismiyle birlikte ya bir müzeye kaldırılmalı ya da ikinci bir imkan ortaya çıkıncaya kadar gönderde asılı kalmalıdır.
Gelelim ilk tartışma konusuna. Sonrasında, belki de YaSonra ismiyle, 10danSonra gönüllülerini gayrisiz toplayacak bir formül bulunabilir. Bulunmalıdır da, bunu tartışacağız. Ancak, biliyoruz ki, uğultulardan dolayı sesleri çok duyulmuyor, tek tek pek çok gönüllü seçimlerle birlikte bu inisiyatifin misyonunu tamamladığını düşünüyor. 10danSonra’nın hemen her çalışmasında yer alan bu arkadaşlarımızın görüşlerini dikkate almamız gerekiyor. Üstelik isim, olmazsa olmaz bir noktada durmuyor. 

Şu da var ki, 10danSonra’yı hep güzel hatırlayalım. Çıkışı, yükselişi ve hedeflediği sonuca ulaşması bakımından 10danSonra eşsiz bir deneyim oldu. Ne var ki, aynı zamanda, kısa vadeli, birkaç konu dışında bağlayıcı bir uzlaşıya ihtiyaç duymayan, bir kısmı birbirini iki ay önce tanımaya başlamış insanları da içeren bir deneyimdi. Bu deneyimin, iki ya da üç ay değil, dört yıl boyunca, maksadını aşan bir çevreye nüfus etmeye başlaması benzerlerini tecrübe ettiğimiz acı sonuçlar doğurabilir. İsmi ulaşabileceğimiz bir yere kaldırıp, beraber yol yürüme imkanlarını başka zeminlerde tartışmaya başlamak, ismin kirlenmesini önlemesinin yanı sıra başka bir şeye daha imkan sağlayacak. 10danSonra’nın mevcut sınırlarını aşan, başka siyasal çevre, grup ve insanlarla bir arada yol yürümenin imkanını sağlayacak. Bir arada yol yürüyebilmek için eşitlenmek gerekiyor. Sırf bunun için bile bu ismi bırakmak gerekiyor.

Erken seçime gitme durumunda adres neden HDP içinde çalışma olmalı
Erken seçim olasılığına vereceğim cevap YaSonrası için düşündüğüm şeylerin bir özütü gibi. Analizler, alınan oylar, oyların alındığı bölgeler ve seçmen karakteristiği ortada. 10danSonra’cıların 10danSonra olarak değil, HDP içinde bulunarak doğrudan, dolaysız ve organik bir başarı sağlayacağı çok açık. %13 almış, hemen her sandıkta (hedef kitlemizin sandıkları bunlar)eşit oranda oy artırmış bir partinin, yerel çalışma, forum ve benzeri araçlar üzerinden değil, bizzat merkezi bir inisiyatif, Demirtaş ve HDP’nin politik duruşu üzerinden bir başarı sağladığı da çok açık. 10danSonra gibi kendisini sosyal medya ve sokakta kanıtlamış, oldukça yaratıcı ve yetenekli gönüllülere sahip bir inisiyatifin seçimde doğrudan bir katkısı olması ve organik olmayan o %25’lik kesimi muhafaza etmesi için çok daha meşru, kabul görmüş olduğu su götürmez olan HDP çatısı altında yer alması gerekiyor. 

Madem sorumluluğumuz sandıktan büyük o zaman soyunalım, vicdanımızla değil aklımızla hareket edelim.
Bunu tarihsel bir sorumluluk olarak da görmek gerekiyor. 10danSonra’nın kendisini ve çevresini örgütlemesinden çok daha büyük bir sorumluluk. Rüştünü ispatlamış bir inisiyatifin, dışarısında kalan nice toplumsal muhalefet bileşenine yeni bir üç ay boyunca yan yana ve parti içinde çalışmak gerektiğini söylemesi, toparlayıcı ve kurucu olması gerekiyor.

10danSonra ismini, cismini muhafaza ettiği sürece, 10danSonra’lılar bu topraklarda nefes aldığı sürece geçmişte ne yaşadıysak bir benzerini yaşamaya mahkumuz. İki aydır bir arada bulunulan, zaman içerisinde uzlaşılacak yığınla fikir üretilmiş, paylaşmış olsa bile bin benzemezin iki başlıkta bir araya geldiği bir inisiyatif 10danSonra. Daha cümlenin başında, hadi devam ediyoruz denildiğinde kopanlar olacak. Tamam, olsun, kalan sağlarla başka bir isimle devam edilmiş olsun. Ancak, bunun yolu yöntemi için çok erken değil mi daha. Henüz hiçbir şey net değilken. 

10danSonra bir proje olarak devam edemez ancak bir işaret fişeği olarak başka bir maceranın ortaya çıkışını sağlayabilir.
Seçim sonuçları örgütlü toplumsal muhalefetin kucağına düşmüştür. Vaktiyle nasıl Gezi kucağımıza düşmüştü, şimdi de %13’lük seçmen kitlesi. Hadi Kürtler, bırakın bizim oylarımızı, sizin için topladığımız oyların temsiliyeti de sizin olsun dediler, ki demeyecekler, adıyla sanıyla, eşbaşkanıyla proje onların çünkü, %2 diyelim bu seçmen kitlesine, bu elimizde kaldı. 

Aksini iddia edebilecek biri var mı, illa çıkacaktır, HDP içerisindeki örgütlü toplumsal muhalefet (kürt özgürlük hareketini dışında tuttuğumuz koşulda) hangi başarıyı kazanmış, hangi kitleleri kazanmıştır da kendini 10-15 milletvekili ile meclise girer bulmuştur. Başarıyı geçtim başarısızlıkla sonuçlanan yığınla deneyimin enkazını mı kaldırmış, kendine çeki düzen mi vermiştir. Tek bir özeleştiri sunmuş, oturduğu koltuğu terk etmiş midir hiç. Hayır. Her şey yerli yerinde. 20 yıl önce kim vardıysa, 10 yıl önce kim vardıysa yine aynı kişiler var, aynı kişiler üzerinden yürüyor örgütlü mücadele. Üstelik başarısızlar. Başarısızlıkları sıklıkla heba olan projeleri, birbirini çürüten öngörüsüz tespitleri ile de tasdiklenmiş durumda. Dahası, komformistler. Hayatlarını sosyalist bireyler gibi yaşamıyorlar. İlişki kurma biçimleri eşitsiz, samimiyetten uzak. Çok dahası var, inanılmaz tembeller. Sabah 7 akşam 7 çalışan işçi sınıfının çalışma disiplininin yanında, her biri başka acayip profesyonel kadrolar olarak kıyas kabul etmez esnek çalışma saatlerine sahipler. Hayattan, üretimden kopuklar, ziyadesiyle sınıfı ve kitleleri anlama düzleminde kurmuyorlar düşünsel üretimlerini ve yine başarısız oluyorlar. Eminim pek çoğu HDP’nin barajı aşacağını bırakın iki ay öncesinden görmeyi, iki gün öncesinden bile görememiş, oy kullanmaya kalkmadan önce sıkı bir “baraj altında bir ülke” kurgulayan yazılar da yazmıştır. Niye, çünkü çok “gerçekçi”ler.

Bir araba dolusu öfkeyi nereye bağlayacağım konusunda tereddütlerim var. Şöyle bir tablo ile karşı karşıyayız. Bir tarafta tüm bu başarısızlıklarıyla koltuklarında oturan, partiyi tek bir merkez ve ona bağlı örgütsel organlar üzerinden tarif eden ve bu kültürü/düşünceyi tavandan tabana doğru yayan eski tarz siyaset var, ki bunlar HDP içerisinde. Diğer tarafta iki yıldır başarı üzerine başarı kazanan, HDP’nin dışında duran, ancak seçimde ve ötesinde HDP’yi desteklemeye hazır yeni tarz siyaset var. 10danSonra içerisinde bulunan gönüllülerin en önemli görevi bu yeni tarzı organik olarak HDP içerisine nasıl ve ne koşulda çekebileceği konusunda çözümler öretebilmesi olmalı. 

Parti ile üye arasındaki organik ilişkinin nasıl olması gerektiğini bulabileceğimizi düşünüyorum. Çok uzağa gitmeye de gerek yok. Alıp kopyalamadan, sadece gerçekçi bir projeksiyon olması açısından, başarılı bir örnek burnumuzun ucunda, Bakur’da, alınıp incelenmeyi bekliyor.

Yaşam alışkanlıkları değişmeye başlayan insanlar kararsız atomlar gibidir.
Yeniden üretim klasörünü açmamız gerekiyor. Gündelik hayatın, haliyle toplumsal formasyonların yeniden üretiminin nasıl ve ne şekilde kararsızlaşabileceğini ve neler olmazsa sistemin bir şekilde çözüm üretmeye devam edebildiğini 2013 yılı haziranında tecrübe ettik. 15 gün boyunca büyüklüğü okyanuslar aşan bir meydanı işgal ettik, engin bir mücadele deneyimi kazandık. Ne var ki, sokağa atılan çöpler ertesi gün toplanmaya, kırılan bardağın yerine yenisi koyulmaya, bir yerden bir yere insanları taşıyan toplu taşımalar kent sokaklarını turlamaya devam etti. Bu süreç hiç kesintiye uğramadı. Sabah Clark Kent akşam Superman yanılsaması içindeki yığınla insan vicdani tatminlerini yaşadılar ve evlerine geri döndüler. Kendilerine bir ömür yetecek duygusal ve fiziksel boşalmayı da yaşayarak.

Uzun süredir, farklı mücadele alanlarında yürütülen bağımsız çalışmaların neden bir şekilde yatağında akıp derin yarlarda birleşecek kollar oluşturamadığını analiz etmeye çalışıyorum. Kent hakkı, ekoloji, özgürlük ve demokrasi mücadeleleri genellikle akan dereler gibi değil, vahalar, göller gibi ortaya çıkıp gelişiyor. Birbirleriyle bağlantılı olmaları gerekmiyor. Başka bir yerde başka bir mücadele alanının olması yeter motivasyon olarak görülüyor. İşte bu yüzden, merkezi, üst bir aygıta ihtiyaç duyulmuyor. Ancak, sürekliliğini sağlayacak sınıfsal bakıştan da yoksun kalabiliyorlar. 

Örneğin Caferağa’da bir işgal evi, kendi kendine yetecek şekilde, ülkedeki siyasal atmosferden “görece” bağımsız olarak kendini uzun bir süre devam ettirebiliyor. Ya da, Yırca’da, Karadeniz’de sürdürülen mücadele deneyimleri kendi başına bir başarı hikayesi yaratabiliyor. Kadın cinayetlerine karşı toplumsal tepki çığ gibi büyüyüp kurumsal yapılar üretebiliyor, mücadele alanını genişletebiliyor, ancak, hemen hepsi, bir bağ oluşturma noktasında yapısal açmazlara düşüyorlar. Birken iki, iki iken üç olmaları için zorlama çabalar gerekiyor. O kendiliğindenci hafiflik bir türlü ortaya çıkmıyor.

Halbuki ekonomik talepler üzerinden başlatılan ve yürütülen sınıf eksenli mücadele benzersiz ve öngörülemez sonuçlar doğuruyor. Bunun neden böyle olduğunu burada açmak oldukça zahmetli olacak ama böyle, biliyorsunuz nedenini. Yani, büyük bir fabrikada ya da plazada başlayan çalışma koşullarına yönelik ya da ekonomik talepler içeren bir deneyim kısa sürede başka ve benzer işyerlerine sıçrayabiliyor. Ama, ortada merkezi bir irade olmadığı için de çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanıyor. İşte HDP, bana göre, ülke tarihi boyunca elimize çok az geçmiş bir fırsatı tekrar sunuyor bize. Bu fırsatı kaçırmadığımız koşulda, yeniden üretim klasörünü açarak, o kararsız atomların yaşam alışkanlıklarını değiştirme yönünde önümüz açılacak.

Bu tartışmayı genişleterek HDP içinde etkin bir pozisyonda bulunabilmenin yolu kendini feda etmekten geçiyor.
Parti içi faaliyetin ne kadar sıkıntılı olduğunu da biliyoruz. İçimizdeki pek çok kişi partili bir faaliyetten ziyade bağımsız, özgür bir aracı tercih ediyor. Gezi’den bu yana forumlar üzerinden yığınla özyönetim deneyimi yaşadık ve bu deneyimlerin yeni kapıları nasıl açtığını gördük. Öte yandan, doğrudan demokrasi ve forum kültürünün kendi içinde tanımsız bir iktidar ilişkisi üreterek, forumun sınır çizgisi boyunca dışarısıyla arasına nasıl güvenlik duvarları inşa ettiğini de biliyoruz. Tüm bunları tartışmak gerekecek. 

Toplumsal muhalefet siyasetinin yeniden kurulma koşulları karşımızda olanca heybetiyle duruyor ve HDP eşine zor rastlanır bir başarı sonucunda kentli toplumun önemli bir kesiminde kabul görmüş durumda. Partinin kentli sokaklardan çıkarak, kürt varoşları haricindeki diğer varoşlara, işçi havzalarına erişebilmesi için 10danSonra içerisindeki insanların sadece söylem düzeyinde değil, üretim ve örgütlenme aşamasında da katkı sunması gerekecek. Gidip fabrikalarda örgütlenelim demiyorum tabi, bu bağımsız aklımızı parti koridorlarında tartışılır, kabul görür seviyeye çıkaralım, biz bunu zorladıkça, yaptıkça bu aklın başka çevreler tarafından da başka araçlar üretilerek bambaşka mücadele alanlarında sınanacağını göreceğiz.

Öte yandan, bu mücadeleyi parti dışından, partiye bir baskı unsuru oluşturması maksadıyla yapmayı denersek karşımızda olanca heybetiyle eski tarz siyasi aklıyla parti organlarını ele geçiren ve elindeki mevcut milletvekilleri ile o toplantı senin bu forum benim gezinen, giderek kendi içine gömülen, dolayısıyla da dışarıya kapalı bir mekanizma üreten bir parti bulacağız. 

Bitmiş Hikaye Bitmeyen Tarih
Kolay değil, partiye girelim dediğimiz koşulda dahi ciddi bir dirençle karşılaşacağız. Böyle bir çarpışmaya üç beş kişi girersek teslim olmamız haftalar sürmeyecek belki de. Öte yandan, bu dirence karşı durabilmenin yöntemleri de var. Sonucu, hedefi belli projeler. Kampanya değil, sürekliliği olan projelerden bahsediyorum. Gücümüzü, enerjimizi dağıtmayacağımız ve sadece birkaç temel mücadele aracını kullanacağımız ortak bir perspektif çerçevesinde üretilen bağımsız, yerel projeler bunlar. O gerçekçi hedeflere ulaşabilmek için de 10danSonra’nın kendisini feda etmesi gerekecek. 

Kendisine, projesine güvenen bir yapı, genişleyebilmek, çeşitlenebilmek ve kendi projelerini dönüştürebilmek için başka yapılarla (kişi, kurum vs.) eşit ve mesafesiz bir ilişki içerisine girmelidir. Her yapı, tanımlanabilmek için benzer, eş ya da karşısında bulunan başka yapılara ihtiyaç duyuyor ve tanımlandığı anda kendi sınırını çizmiş oluyor. O noktadan itibaren, tanımlanmış bir yapı olarak kendisini büyütse, geliştirse dahi dışarıya kapılarını kapatıyor ve yapısını yeniden bozmadığı koşulda ister bin, ister milyon kişi olsun, o en başta kaç çeşit değişkene sahipse hep o kadar kalıyor. Sayı arttıkça tahammülsüzleşiyor, çeşitlilik anlamında daralma eğilimine giriyor ve çekirdeğe çökerek çok büyük kütleli karadeliklere dönüşüyor.

Karadeliğe dönüşmek ya da büyük bir patlama ile yeni kozmoslar yaratmak arasında hafif, örsün üzerine düşen tüy kadarlık bir kütle farkı var. Zamanında dönüldüğü takdirde çökmeyeceğimiz de çok açık. O zaman da şu an. 10danSonra, kendisini yeni bir yapının kurucu tuğlası olmak uğrunda feda etmeli, karşıtlıklar üzerinden değil, ortaklıklar üzerinden kurulacak daha çeşitli yeni bir yapıyı tasarlamak için harekete geçmelidir. Kendine, projesine güvenen bir birliktelik, zırhını soyunduğu anda, çevresindeki pek çok birlikteliğin de aynı tavrı göstereceğini görecektir. HDP’yi kitlelerin, emekçi ve ezilenlerin partisi yapabilmek için o tavrı gösteren kalabalıklara ihtiyaç duyacağız. Yoksa, Syriza’nın kısa süre sonra yaşayacağı o acı tecrübeye benzer şekilde 80 milletvekiliyle bir umudu meclise sokan insanların gözünde koca bir hayal kırıklığı projesi olmanın payımıza düşen sorumluluğunu tadacağız. 

Başlarken önermek adına;
Aklımdan geçen, kapsamlı bir çağrı ve davetin ardından, tartışma içerisinden çıkan sonuçların herkesi kesen, ortak bir perspektif sunmasıdır. 

Bu perspektifi şu şekilde özetleyebiliriz. 
  • Gönüllüler bulundukları yerlerde HDP’den bağımsız ancak HDP’nin politik ve örgütlü olarak destek sunacağı şekilde özyönetimler kurmaya / var olanları büyütmeye çalışacaklar.
  • HDP’nin Türkiye partisi olmasının en önemli politik karşılığı olarak “Barış” mücadelesinin merkezi olarak kurgulanıp, sürdürülmesi.
  • Çalışma koşulları ve ekonomik talepleri içeren mücadele (Güvencesiz çalışma, fazla mesai, asgari ücret, kıdem tazminatı vs.) 
  • Ülkenin en önemli sorunu olarak görülen işsizlik karşıtı mücadele. Spesifik olarak genç okumuş işsiz kesim.

Necdet Ülker


19 Mart 2015 Perşembe

Biz Olmayan “Biz” Kimlerdir-1

Seçim yaklaşıyor.
Ülkenin belki de en önemli seçimi 7 Haziran’da gerçekleşecek. Seçimin önemi yalnızca AKP ve Erdoğan’a başkanlığın, diktatörlük yasalarının önünü açacak oluşunda değil, tüm bu karanlık tablonun ardında, korku ve paranoya duvarlarının çok ötesinde, güçlü bir umut da taşıyor oluşunda saklı.

Seçim, kimilerine göre başkanlığın ve diktatörlüğün önüne geçmek için son barikat işlevi görüyor. HDP’ye barajı aştırmak AKP’nin hesaplarını çöpe atacak ve Erdoğan’ın başkanlık hayalleri son bulacak. Barajı aşan bir HDP mecliste 50-70 arasında milletvekiliyle temsil edilecek ve daha önce oyların yarısından azını almasına rağmen meclisteki sandalyelerin üçte ikisini elde eden AKP’yi bu adaletsiz kazançtan mahrum bırakacak. Kabaca 70 milletvekili çıkaran bir HDP, bırakın başkanlık sistemi önerisini referanduma götürme yeter sayısını, diğer iki muhalefet partisinin kıpırdanma durumu da olursa, AKP’yi tek başına iktidar olmaktan bile alıkoyabilir. Bu düşük olmayan bir ihtimaldir. Seçime ve yaratacağı sonuçlara sadece bu pencereden bakmak bile HDP’nin seçimde üstleneceği rolün ne denli önemli olduğunu göstermeye ve kararsız yüzbinlerce seçmene bu seçeneği sunmaya yetecektir.

Umudun Diğer Adı Alternatif Olmaktır.
Öte yandan, hatırlamakta fayda var. AKP Gezi’den bu yana değil on iki yıldır iktidarda. Onu iktidara taşıyan etmenleri bir kenara koyup hızlıca bu on iki yıllık dönemde gerçekleşen iki genel, üç yerel, referandum ve cumhurbaşkanlığı seçimi dahil toplam yedi seçimde neden oylarını sürekli artırdığını, bu dönem içerisinde muhalefet partilerinin, kadro yenilemeler, vizyon değiştirmelere rağmen neden bunu engelleyemediğini değerlendirelim. Hızlıca diyorum, zira ana konumuz bu değil.

CHP’nin, hatta ÖDP, TKP gibi partilerin bir türlü aşamadıkları şey, karşı bir kampanya üretirken, karşısında durdukları odağın esiri olmalarıydı. Erdoğan’ın ürettiği her yeni gündem, karşıtından cevap gördü. Her gündem kutuplaştırıldı ve bu kutuplaşma Gezi’ye kadar kontrol edilebilir şekilde büyütüldü. Gezi’yi bir milat almaya gerek yok. Öncesinde ve sonrasında da, muhalefette bulunan partiler ve toplumsal muhalefet bileşenleri anti-akp’ciliği aşabilmiş değillerdi.

Geçmiş seçimleri analiz ettiğimizde şu sonuçla karşılaşıyoruz. Karşıt kampanyalar, daha doğrusu olumsuzluk üzerinden yaratılan politik örgütlenme araçları, hep sağında duran seçeneğe yaramış. Aslı varken surete gerek kalmamıştır. CHP’nin AKP karşıtı politik tavrı esas olarak MHP ve AKP’ye; ÖDP, TKP ve diğer toplumsal muhalefet bileşenlerininki ise CHP’ye yaramıştır. Bunu değişip dönüşen retorikten ve ittifak arayışlarından da görebiliyoruz. CHP’nin yüzü bir süredir MHP’ye dönük ve son yerel seçimler ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP ile ittifak yaptı. ÖDP, genel başkanının ağzından, 7 Haziran seçimlerinde CHP’nin oy sayısını artırmasını temenni ettiğini açıkladı. Bu dönemsel bir sonuç değildir. Karakteristiktir. Kavramlar sadece politik stratejiyi belirlemezler, uzun vadede dili, politik düşünce zeminini de belirlerler ve karşıtlık üzerinden kurulan dil, sadece karşıtını beslemekle kalmaz, bu dili kuranı sağında durana da yakınlaştırır. Yakınlaştığı ölçüde de muhalif olma kimliğinden uzaklaşılır. CHP’lisini MHP’lileştirir, ÖDP’lisini CHP’lileştirir.

Bir istisna var. Kürt Özgürlük Hareketi. Kürtler, uzunca bir süredir parlementer sistemin içerisindeler. Doksanların başını milat kabul edersek, çeyrek asırlık bir deneyim bu. Bu çeyrek asırda, özellikle ilk on yılında yaşadıkları onca zulmü hesaba kattığımızda, etki alanlarını ve oy sayılarını hiç artırmayıp sabit tutsalardı dahi büyük bir başarı sağlamış olacaklardı. Ne var ki, onlar o on yılda bile büyümeyi becerdiler ki sonraki dönemde meclise ittifak kurmadan, kendi oylarıyla girmeye başladılar. Bu, kararlı bir insan topluluğunun, yaşadığı zulme isyan etmesiyle, yok sayılmasına karşı mücadele etmesiyle gerçekleşmedi sadece. Kürtler, aynı zamanda bir umut yarattılar. İnsanlarına umut taşıyan politikalar ürettiler. Önderleri Abdullah Öcalan’ın kaleminden çıkma örgütlenme modellerinin nasıl canhıraş bir mücadele ile hayata geçirilmeye çalışıldığını hepimiz biliyoruz. Bu, karşıt olarak değil, umut olarak yaratılmış bir başarıdır.

Kürt dostlarımızın geçmişte ve bugün yaptıklarına bakmak, bundan ilham almak çok önemlidir.
Kürt özgürlük hareketi Gezi’nin ardından bir gerçeği daha gördü. O zamana kadar çok kapsayıcı olmasa da, enternasyonalist muhalefeti de içeren bir stratejisi vardı ve kendi örgütlü duruşuyla birlikte seçimlerde azami %6,5 lik bir oy oranına sahip durumdaydı. Daha fazlası için başka bir şey gerekiyordu. Özellikle, Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elde ettiği başarı doğru yolda olduklarını gösterdi. Peki, neydi bu.

Kürtler HDP’yi bir Türkiye Partisi’ne dönüştürerek sadece batıdan, Türklerden oy almak peşinde değildi. Türkiyelileşme asla ulaşamadıkları, ikna edemedikleri diğer Kürtlere açılmanın da anahtarıydı. Bunun karşılığını da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldılar. Her ay bir yenisi önümüze sürülen seçim anketlerinde de gerçek ortada, karşılığını almaya devam ediyorlar.

Kürtler yine kendilerinden bekleneni yerine getirdi. Türkiyelileşerek, geleneksel oylarının yanına kapsayamadıkları Kürtlerin oylarını da kattılar, Alevilerden ciddi destek toplamaya başladılar.

Şimdi sıra bizdedir. Biz ne yapabiliriz.
Biz olmayan bir “biz” yaratmamız gerekiyor. Başarılı olamamış yöntem de, başarılı olmuş yöntem de yukarıda verildi. Salt anti-akp cilik yaparak ya da içeriğini pürüzsüz bir muhalefetle doldurarak yapılan çalışmaların bir başarı sağlamadığını biliyoruz. Peki, Demirtaş nasıl oluyor da ülkenin en yüksek perdeden Erdoğan karşıtı dilini kullanarak başarısına başarı katabiliyor. Normalde, bu yaptığının kutuplaşmaya neden olması, AKP destekçilerini güçlendirmesi gerekiyor. Ne var ki, Demirtaş, AKP ve Erdoğan karşıtı ne dese tutuyor. Gündem oluyor, sempati kazanıyor, kendine güç katıyor.

Bu açık ki Kürt özgürlük hareketinin, insan hafızasından çıkmasına bir dakika bile müsaade edilmeyen mücadele tarihiyle ilişkili. Apo’yu bebek katili olarak gören milliyetçi de, ezen ulus refleksi göstermekten kendini kurtaramayan sosyalist aydın da, cumhuriyet kadını dernek başkanları da şunun farkındalar. Bunlar tuttuklarını kopardılar. Tankla, panzerle ezmeye çalıştık, olmadı. Tutukladık, kaybettik, köylerini yaktık, yine olmadı. Başardılar. Yani, Demirtaş bugünden seçim gününe kadar, gerekirse sadece o meşhur grup toplantısındaki açıklamayı kullansın, “seni başkan yaptırmayacağız.”, desin, yetecek. Çünkü temsil ettiği hareket salt karşıtlık üzerinden kendisini inşa eden bir yapı değil. Bir dünya umudu otuz küsur senedir destekleyicisi Kürt halkına aşılayan bir yapı. Bunu, otuz küsur sene eksiltmeden, aksine güçlendirerek yapabilmeleri için mağduriyet edebiyatı haricinde bir yol seçmiş olmaları gerekir.

En başta düşülecek hata, kendimizi Demirtaş’ın yerine koymak olur. Bir yanda, Rojava’da devrim yapmış, ülkenin on ilinden belediye başkanı çıkarmış, barajı aştığı an altmış milletvekilini doğrudan meclise sokacak, güçlü bir ulusal hareket ve onun güçlü, sevilen temsilcisi var. Bir yanda ise, tarihinde ilk defa cürmünden fazla yer kaplayan, son otuz senesini sürekli azalarak, eriyerek, bölünerek geçirmiş, Gezi ile kıpırdanmış ancak yüzüne gözüne bulaştırmakta da geri durmamış toplumsal muhalefet var. Biz varız. Böyle bir şansı yakalamışken kendimizi dev aynasında görmek tuhaf olur ve bazı şeyleri ıskalar. Iskalayacağımız en önemli şey de barajın aşılmasının ardından ortaya çıkacak yeni dünyanın parçası olmak fırsatıdır. Toplumsal muhalefet hareketleri sistem karşıtı hareketlerdir ve bir ölçüde faşizm benzeri, bir salgın şeklide büyürler. Faşizm de insanlara sistem dışı bir umutlar dünyası sunar, toplumsal muhalefetler de. Bu biraz manüplatif olmak zorundadır, ancak böyledir. Kaynama eşiğini aştığı an kaynamaya ve kaynamaya devam eder, uzun bir süre. Sistem onu içine alana, ehlileştirene ve merkezdeki başka bir partinin yerine ikame edene ya da darbe veya zor kullanarak mağlup edene kadar sürebilir bu kaynama süreci. Syriza örneğin, bu tehlike ile karşı karşıyadır şu an. Sistemin alanına girmiştir ve büyük bir sınav vermektedir. Ya Yunanistan’ın yeni PASOK’u olacaktır ya da milyonların beklentilerine derman.

Baraj geçildiği takdirde bu salgın epidemiye dönüşecek ve bir sonraki seçime kadar katlanarak büyüyecektir. HDP’nin bir sonraki seçime %20 oy desteğiyle girmesi içten bile değildir. İşte bu olasılık nedeniyle, Demirtaş’ın ve Kürtlerin an itibarıyla dediklerini dikkate alır bir yerden, on yıldır kullandıklarını analiz ederek yola çıkılmalıdır. Evet, seçimler bizi pratik olmaya, odaklanmaya zorluyor ama başka türlü de pratik olunabilir.

Örneklerle vermek gerekirse;
Soma Katliamının ardından Erdoğan Soma’ya gitti. Bu halkta infiale yol açtı çünkü uzun adam olayı kadere, fıtrata bağlamış, pişkince bakmıştı ekranlardan. Biz infiali nasıl gösterdik peki. Gittik, yine mağduru oynadık. Erdoğan’ın danışmanı olan bir puştun Soma’lı bir maden işçisinin böğrüne indirdiği tekmeyi bayrak edindik. Hem katledildik, hem dayak yedik. Adamın bize reva gördüklerine boynumuzu büküp isyan ettik. “Ama bu haksızlık!”, dedik. İşte buna sadece acınır. Neden insanların bizimle empati kurmasını beklemekte inat ediyoruz. Neden böğre inen tekmeyi, ağlayan işçi yakınını, fişlenmiş insan listelerini, ayakkabı kutusu yolsuzluklarının kriptolarını manşete taşıyoruz. Neden mağdur olanın biz olduğumuzu ilan ediyoruz. İnsanlar, acısın, başımızı okşasın diye mi?

Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek gerekiyor.
Soma’da böğre inen tekmeyi arka sayfada bir köşeye taşıyıp Erdoğan’ı markette mahsur bırakan işçilerin haberini manşete yerleştirmek gerekiyordu. İşte bunu yaparsak, bu anti-akp’cilğin dışına çıkmak olacak. İkisi arasında çok fark var.

Yine örneğin;
Yırca’da zeytinler, Validebağ’da çınarlar kesiliyor. Polis müdahale ediyor. Kolu çıkan var, burnu kırılan var. Kırık, çıkıkla bırakalım doktor ve avukatlar ilgilensin. Manşete taşısan da değişen bir şey yok, taşımasan da. Sen polisin karşısındaki yüzlerce insanı taşı, kazandıkları küçük başarıları taşı.

Seçime dönersek;
10dan Sonra Seçim İnisiyatifi, ülkenin en önemli seçiminin arifesinde HDP’ye HDP dışından bir destek sağlamak, HDP’nin kapsayamayacağı öngörülen insanları etkilemek ve oylarını HDP’den yana kullanmalarını sağlamak için kuruldu. Hedefinde, kentli, okumuş, muhalif ancak HDP ile arasında aşamadığı bir mesafe bulunan insan kesimi var.

Aktivistlerin önceliği HDP’nin seçim barajını aşması olmakla beraber politik kaygı ve sorumluluklardan dolayı uyuşmazlıklar da bulunuyor. Bir kısım aktivist, inisiyatifin hedefinin seçimlerle sınırlı kalmasını doğru bulmuyor, kurulacak dinamik yapı üzerinden yeni bir toplumsal muhalefetin önünün açılmasını istiyor. Bu nedenle de, henüz çok başında olmasına rağmen, kampanyanın çıkış metnini ve kapsamını sade bir dil kullanmaya özen göstererek geniş tutmak istiyor.

Aslında eski bir alışkanlık tekrarlanıyor. Suyun başını tutmak istemezken, suyun başına kimseyi yaklaştırmamak ve susuzluktan kırılmaya yol açmak. Şöyle de güzel ifade edilebilir. Manzarayı güzel kılan renk ve çeşit cümbüşü iken, açık gökyüzünü daha net görebilmek için manzaranın önündeki ağaçları budamaya çabalamak.

Bazen, niyeti belli etmekle ifade etmek fark yaratır. Öyle bir dönemden geçiyoruz. Seçime iki buçuk aylık bir süre kaldı. Hedef çok büyük. Hedef bu kadar büyük ve kapsayacağı insan kesimi bizden bu kadar farklı iken o eski alışkanlıkları tekrarlamak son derece sıkıntılı. Neden mi? Şu soruyu cevaplamak gerekiyor öncelikle. “Neden HDP dışı bir kampanya yapıyorsun?”. “Bu ya da şu yüzden.”. “Peki, bunu neden HDP’ye oy vereceklere anlatıyor, neden o dili, ortak algı düzeyi üzerinden kuruyorsun? Madem derdin ayrı bir çalışma, neden bize, bizi anlatıyorsun?”.

Belli ki ameliyat sonrası nekahet dönemi daha sürecek. Gezi’nin bakiyesi henüz kendini eleştirmeye girişmemiş. Ancak, benim kendimi eleştirecek bol vaktim oldu. Barikat kurmak için sokağa çıkan insanların neden evlerine geri döndükleri üzerine çok eleştirim var insanlarımıza. Buna şuradan başlayayım ki seçim stratejisine bağlayabileyim.

Reha Erdem filmi gibi olmayalım. İzleyene “Lan, acayip şeyler anlatmış ve tahminen mükemmel ancak hiçbir şey anlamadım.”, izlenimi veren, aslında izleyicisini küçümseyen, kurduğu ilişki biçimiyle kendini denklemin değişkeni olmaktan çıkaran anlayışı tekrar ettirmeyelim. Mümkünse bu seçimlik, beynimizin bir köşesinde değil, koca bir frontal korteksinde “8 Haziran sabahının” asılı durduğunu birbirimize hatırlatmaktan vaz geçelim. Zaten orada, bırakalım kalsın.

Tek bir paragrafta her bir sorunu anlatmaktan vaz geçelim. Toplantı sonlarını bekleyen artçı birlikler oluşturmayalım. Bırakalım da birkaç sorun unutulmuş, gözden kaçmış olsun. Onu, yeni gelen biri hatırlatsın, kendini kampanyanın parçası hissetsin.

Sade bir dil değil basit bir kuralım. Anneye, iş arkadaşına anlatır gibi. “Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için”, derken sade bir dil kullanmış oluyoruz ancak, “İnsanların hakça yaşadığı, refahı da mutluluğu da, yokluğu da hakça paylaştığı bir dünya için”, derken basit bir dil kullanmış oluyoruz. İnsanların, “biz” dışında kalan insanların, dışardan kurulan bir dile karşı alerjisinin bulunduğunu da unutmayalım. Yeni gençler böyle ne yazık ki.

Gezi’ni duvar dilini hatırlayalım. Tek bir cümle ile birden fazla şeyi işaret eden dili. 10 madde ile kapsamını belirlediğimiz kampanyanın zemini HDP’nin barajı aşması ve başkanlık karşıtı mücadele olduğu için, maddelerde savunusunu yaptığımız dünyamızın, mücadelelerimizin kampanyanın oturduğu zeminle ilişkili olması gerekiyor. Tek tek mücadele alanları ve umutlarımızdan kuracağımız kolajlardan ziyade güçlü ve birçok şeyi aynı cümle içinde anlatan dil başarılı olacaktır.

Örneğin;
"10danSonra Validebağ’da direnenler kazanacak," demek yerine; "10danSonra Validebağ’a Dernek Başkanı haricinde kimseyi almıyoruz".

"10danSonra yolsuzluklar son bulacak" demek yerine; "Komşular, 10danSonra ayakkabı kutularınızı lütfen sokağa atmayınız" ya da "10dan Sonra kadınlar sokağa, patlak ampülleri değiştirmeye çıkıyor" gibi; aynı anda başkanlığa da, AKP’ye de sözünü söyleyen, mücadelesini de, umudunu da aktaran bir dil kullanmalıyız.

Devamı yarın….

Necdet Ülker

10 Mart 2015 Salı

Nasıl Bir Seçim Çalışması?

Bu yazı 10’danSonra Seçim İnisiyatifi taslak sunumu ve ilk forumundan sonra ve temel olarak orada sorulan sorulara ve tartışmalı başlıklara birer cevap verme niyetiyle yazıldı.

Öncelikle taslak sunumun kararlı ve nihai sunum olmamasının sebebi Gezi sonrasında edindiğimiz örgütlenme, var olma pratiklerine dayanıyor. Yani forum kültürü, doğrudan demokrasi ve yataylığın ana eksenini oluşturduğu Gezi’nin bakiyeleri. Var olurken bizi de dönüştüren bu komünal pratikler, müşterek alanlar genel planda ne kadar yenilgiye uğrasa da mütevazi ve önemli deneyimler de bıraktı ve bırakmaya devam ediyor. 10’danSonra fikrini ortaya atanlar biraz da bu kavramsal ve pratik bakiyelerle bu bakiyeleri beraber inşa ettiği aktivistlerle ve kişisel referanslarla yola çıkmak istedi.


Çalışma bölgemiz neresi olmalı?
İlk forumu oluşturan 70 kişilik toplam fiziki ve ağırlıklı olarak Kadıköy, Beşiktaş’ı merkez olarak kabul edebileceğimiz bir hatta yaşıyor ve siyaset yapıyor. Eğer bir saha çalışmasında karar kılınacaksa ilk elden sokağa çıkılabilecek yerler buralar olacaktır.


Ayrıca Kadıköy ve Beşiktaş’ın şehrin hala daha önemli bir insan trafiği yükünü çeken merkez bölgeler olduğunu unutmamak lazım. Hedef kitle olacaksa ya da her kim olacaksa olsun bu lokasyonlar önemini yitirmeyecektir. Halihazırda 3 büyük şehirde (İstanbul, İzmir, Ankara) gönüllülerden oluşan bir potansiyel başlangıç ekibi mevcut. Bu bakımdan çalışma bölgesinin seçimi hem imkanlarımıza göre hem de hedef kitle seçimine göre netleşmelidir.


Çalışma kimlere hitap ediyor?
Bu soruyu iki ayrı düzlem üzerinden geliştirmek gerekiyor ve her iki soruyu da imkanlar, potansiyeller üzerinden ele almalı. Birincisi HDP nerelere ve kimlere ulaşabiliyor, etki alanı nedir, ne kadardır? İkincisi 10’danSonra nerelere ve kimlere ulaşabilir, etki alanı ne olabilir? Verilecek cevaplardan çıkarılacak sonuca karar vermeden önce “HDP’ye maksimum katkıyı nasıl ve nerelerden sağlayabiliriz?” diye sormak cevabın kilit taşı olacaktır. Zira artık kimsenin boşa harcayacak bir enerjisi yok!


HDP oyunun ezici bir çoğunluğunu yoksul emekçi Kürtlerden alıyor. İslami kaygılar taşısa bile özellikle demokrat insanlar Kürt illerinde ve büyük şehirlerde yüzünü partiye dönmüş durumda. Bu bakımdan AKP ile aynı havuzda yarışan tek parti. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun büyük bir kanıtı oldu. Ayrıca Alevi örgütleri ve sosyal demokratlardan destek almaya başladılar. Bunların dışında dezavantajlı gruplara ve azınlıklara da hitap ediyorlar. Az da olsa HDP’nin sosyalist bileşenlerinin de etkisi var.


Peki biz kime ulaşabiliriz? Gezi sonrası tecrübelerimiz daha çok (Gezi’nin ana gövdesini de oluşturan) beyaz yakalılara ve şehir merkezini kullanan bir çokluğa tekabül ediyor. Meselenin en önemli noktası da burada ortaya çıkıyor; programı ve yaklaşımları politik olarak çok uygun olmasına rağmen HDP bu toplama hitap ediyor ama temas edemiyor!


HDP ile ilişki / bağımsızlık meselesi
HDP verili durumuyla Kürt illerinde sağlıklı işleyen bir parti fakat aynı şeyi onun dışında kalan il teşkilatları için söylemek imkansız! Zaten Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendi dinamik yapısının avantajlarını alabildiğine kullanıyor parti. Fakat batıdaki unsurların geriliği, güncel siyasetten uzaklığı ve dolayısıyla doğru örgütlenme mekanizmalarını geliştirememeleri parti içerisinde orantısız bir güç dengesi ortaya çıkarıyor. Ayrıca batıda parti içerisindeki sosyalist unsurlar da  parti dışında kalanlar (özellikle BHH’nin güncel durumu) kadar pasif bir siyaset izliyorlar daha doğrusu yeni olanı üretemedikçe o noktaya düşüyorlar, ayrı bir dinamizm üretmek bir yana çoğunlukla parti potansiyellerinin önüne geçiyorlar, genel eğilimleri ya partiye fiilen gelmemek ya da kendi dar örgütsel çıkarları için kullanmak yönünde. Tüm bunların yanında parti yapısı ile ilgili hala daha çözülmemiş sıkıntılar mevcut; HDK/HDP varlığı yani çift başlılık, parti içi grupçuluk/birey hukukuna dayalı partililik vs. Tüm bunlar HDP’nin 10 yıllardır süren ittifaklar ve mücadelelerle buraya kadar getirdiği potansiyelinin örgütsel olarak gerisinde kalmasına sebep oluyor.


Yukarıdaki programatiklerin aynı zamanda partiye katılımın ve gönüllüğün önünde de ciddi engeller de oluşturduğunu akılda tutmakta fayda var. Bağımsız ama dost bir seçim çalışmasının belki tek alternatifi 10’danSonra’nın ilk toplantısında belirtilen özerk bir çalışma da olabilir ama bu durum içinde fazla zaman tüketmemek, olmuyorsa zorlamamak ve yeni bir bürokrasi üretmemek de fayda var.


Tüm bu verili durumu göz önünde bulundurunca daha geniş bir kitle çalışması yapmak için ve bir takım sorunları da haddinden fazla beslememek, onları “bypass” edebilmek için parti meşruiyetinin ve potansiyelinin tarihi bir seviyeye ulaştığı şu günlerde halihazırdaki çalışmaları desteklemek, onların ulaşamadığı unsurlara ulaşmak için etkili bir bağımsız bir seçim çalışması örgütlemek elzem gibi duruyor.


Kampanyanın ana vurgusu ne olmalı?
Baraj olmalı: Kampanyaya ismini veren şey Dünya’nın en yüksek seçim barajı ve bu burjuva demokratik anlamda bile çok ciddi bir temsiliyet gaspını organize ediyor. Ve bazı eleştirilerin aksine salt AKP karşıtı bir mesele değil! İlk olarak 60’ların Türkiye İşçi Partisi’nin ardından da gelişen Kürt Özgürlük Hareketi’ni durdurabilmek için 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü tarafından %10 seviyelerine kadar çekildi. Bu bakımdan barajı işaret etmek her türlü seçim sonucu ve sonrasında da yaratacağı etki bakımından önemli. Baraj geçilirse sağlıklı bir parlamento temsiliyeti yani gerçek “milli irade”, Kürt Özgürlük Hareketi ve müttefikleri için muazzam bir seçim başarısı ve yeni imkanlar. Geçilmemesi durumundaysa parlamenter sistemde oluşacak ciddi bir meşruiyet kaybı, barajın absürtlüğünün geniş kitleler nezdinde teşhiri ve sokağın yeniden tariflenmesi gibi imkanlar barındırıyor.


Baraj dışındaki tüm başlıklar belki de 15 günlük kampanya periyotlarıyla değişebilecek şekilde kullanılabilir fakat burada da bir gündem enflasyonu yaratmamak ve seçim çalışmasına maksimum katkıyı yapabilmek baz alınmalı. Uzun bir ilkeler manzumesi yerine zamanın gelişmiş iletişim biçimlerine uygun “hap” şeklinde aktarılabilecek bilgiler, ilkeler kullanılabilir.


Kampanya ne kadar esnek olmalı?
Çok! Gezi öncesi ürettiğimiz siyaset yapış biçimlerinin hantallığını, güdüklüğünü artık sırtımız da taşımayacak ama bir taraftan da liberal bir yaklaşımla un ufak olmayacak tarzda; HDP’nin genel ilkelerine uygun ve paralel bir çalışma örgütlemek gerekiyor.


Yapısal olarak forum düzeniyle örgütlenip, sadece başlangıç için temel ilkeleri belirlenebilir. Daha sonrası yerellere bırakılabilir.


Ya da Kadıköy - Beşiktaş merkezli bir çalışma biçimi geri kalan yerelleri besleyen bir yapı organize edebilir.


Bu yöntemlerden hangisi seçilirse seçilsin, önceliğin aktivistlerin bireysel potansiyellerini perdelemeyecek bir yapılanma olması gerekiyor. Belki kaba genel ilkeler çizdikten sonra içeriğin üretimini aktivistlerin kendisine bile bırakılabilir.


Kampanya bize bir ortaklaşma zemini sağlar mı? Seçim sonrası HDP'yle ilişkiler nasıl olmalı?
Bunlar ancak hakkı verilerek örgütlenmiş bir kampanyanın sonrasındaki konular olabilir. Temel olarak bu kampanyanın meselesi olmamalıdır.

Fırat Seymen

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Yaratıcı Bir Birleşik İsim: Gezikondu

Gezikondu ismi sanırım ilk defa Haziran 2013'te, Gezi direnişinin bir devamı olarak hayata geçen semt forumlarının birinde Cihangir Parkı'nda telaffuz edildi. Şimdi tam olarak hatırlayamadığım bir şekilde belki bir telefon konuşmasında belki de bir Bağlantısızlar* toplantısında ismini duydum ilk defa. İlk duyduğumda yeni çıkmış bir albümün vasat bir parçası gibi bir izlenim yarattı bende. Önce önemsiz, olsa da olur olmasa da olur bir parça; sonradan dinledikçe daha çok sevilen, zamanla sırrını veren cinsten... sadece bir zeka pırıltısının göstergesi bir birleşik isim olmadığını idrak etmemle güftesi anlamını akıtmaya başladı.

Gezikondu ne ola ki?
Gezikonduyu tanımlamak için kısaca şunu diyebiliriz: Gezi hareketi içerisinden çıkacak işgal evleri.

İşgal evleri (squat) 60'larda ortaya çıkmış bir pratik. Dönemin yükselen kent hareketleri içerisinde hayat bulmuş bir kamusallaştırma, ortak alan yaratma tecrübesi. Kimi zaman "punk" ya da hippi kültürün bir parçası kimi zaman da anti-kapitalist bir işgal biçimi olarak şekil bulmuş, özellikle Danimarka, Hollanda, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerde bir kısmı yasal statü ya da meşruluk kazanmış önemli örnekleri olan bir kalkışma.

İşgal evleri niteliği bakımından geçici ve sürekli barınma mekanları, sanat üretimi yapılan mekanlar, "punk" barlar vb. birçok farklı örneği olsa da temelde iki özellik üzerinden ayrılıyorlar diyebiliriz. Birinci ve ilk akla gelen grup otonom, illegal barınma mekanları diğeri ise barınma ihtiyacından ziyade kolektif üretimlerin yapıldığı kamusal mekanlar. Birinci grup politik işgalcilerin yanı sıra kent yoksulları ve evsizler gibi -kimi zaman zaten doğal işgalci de olan- toplulukları da kapsıyor. Bu kapsayıcılık toplumdan yalıtılmış bu topluluklar için bir soluk alma imkanı olmasına rağmen politik hareketin göbeğine belki de görece daha fazla oranda sorunu beraberinde taşıyor (madde bağımlılığı, kolektifleşmeyen yaşamlar vs.). İkinci grup ilkinin bir takım handikaplarını taşımakla beraber, kurgulanış biçimine göre toplumun diğer bir çok kesimine de ulaşabilecek imkanlar barındırıyor (kültür merkezleri, atölyeler, semt evleri vb.). İşte tam da burada bizim hikayemiz başlıyor.

Gezi Hareketi ne üretti?
Gezi Hareketi parkın işgalinin başladığı günden itibaren kurulan düzeniyle birçokları tarafından bir komün tecrübesi olarak değerlendirilse de gerek üretim ilişkilerinden kopmaya kalkışmaması (insanların işlerine, okullarına devam etmesi gibi) gerekse kendi içerisinde üretim yapmaması üzerinden de ters yönde bir eleştiriye tabi tutuldu ve bir dayanışma olduğu yönünde tanımlamalar da yapıldı.

Kişisel görüşüm şudur ki nesnel üretimlerin azlığı ve sınıfsal bir kalkışmaya tam anlamıyla dönüşmemesi bakımından tespitler doğru olsa da emperyalizmin bölgesel bir aktörüne dönüşen ve dolu dizgin ilerleyen neoliberal, muhafazakar bir hükümete karşı toplumsal muhalefetin umudunu üretmesi, Kürt sorunu vb. el yakıcı meselelerde diyalog ve empati kanalı açması bakımından bile -kimilerine postmodern bir yaklaşım gibi gelse de ki öyledir- başlı başına Gezi'ye bir komün niteliği katmaktadır. 

Forumlar ve mahalle meclisleri ne üretebilir?
Devletin Gezi'yi dağıtmasıyla yerelleşen ve bir virüs gibi yayılan forumlar özellikle Beşiktaş ve Kadıköy gibi semtlerde kitlesel, yaratıcı eylemlere imza atan, atölyeler ve mahalle çalışmaları üzerinden çalışmalar yapan yerel oluşumlar haline dönüştüler. Aşağı yukarı 45 gündür inişli çıkışlı olarak varlıklarını sürdürseler de artık farklı bir dönüşümün eşiğindeler. Ya kabız ve güdük etkinlikler olup yok olacaklar ya da kolektif ve yerel üretimlerle ayağa kalkacaklar. Tam da bu noktada gezikondu denemeleri forumların ve mahalle örgütlenmelerinin önünde bir imkan olarak duruyor.

Forumların, mahalle örgütlenmelerinin iradesi ve desteği ile kurulacak semt evleri, kütüphaneler, kültürel-sanatsal üretim alanları hem forumlar ve Gezi Hareketi için bir ürün hem de bu hareketin evrimi için önemli bir aşama olabilir, hareketin kendini yeniden üretim imkanı yaratabilir aynı zamanda Gezi'den devralınan doğrudan demokrasi pratiklerinin işletildiği, mevsimsel değişimlerden etkilenmeyen yerel ve bölgesel mekanlara dönüşebilirler. Bu dönüşüm harekete ruhunu ve yaratıcılığını veren bir kısmıyla kendiliğinden bir kısmıyla da antipolitik -yani politikanın halihazırdaki yapılış biçimlerini yeterli bulmayan- Gezi eylemcileri için yeni düzlemler ve kolektif üretim imkanları sunacaktır. Bu da gezikonduyu sadece yaratıcı bir birleşik isim olmaktan öteye taşıyıp mücadeleye devam etmenin bir aracı haline getirebilir.

Fırat Seymen

* Bağlantısızlar yerel forumlarda bir araya gelen bağımsızların oluşturduğu, yatay bir tartışma ve eğilim oluşturma ağıdır.

Not: Bu yazı ilk kez Gezikondu bloğunda yayınlanmıştır.