Seçim yaklaşıyor.
Ülkenin belki de en
önemli seçimi 7 Haziran’da gerçekleşecek. Seçimin önemi
yalnızca AKP ve Erdoğan’a başkanlığın, diktatörlük
yasalarının önünü açacak oluşunda değil, tüm bu karanlık
tablonun ardında, korku ve paranoya duvarlarının çok ötesinde,
güçlü bir umut da taşıyor oluşunda saklı.
Seçim, kimilerine göre
başkanlığın ve diktatörlüğün önüne geçmek için son
barikat işlevi görüyor. HDP’ye barajı aştırmak AKP’nin
hesaplarını çöpe atacak ve Erdoğan’ın başkanlık hayalleri
son bulacak. Barajı aşan bir HDP mecliste 50-70 arasında
milletvekiliyle temsil edilecek ve daha önce oyların yarısından
azını almasına rağmen meclisteki sandalyelerin üçte ikisini
elde eden AKP’yi bu adaletsiz kazançtan mahrum bırakacak. Kabaca
70 milletvekili çıkaran bir HDP, bırakın başkanlık sistemi
önerisini referanduma götürme yeter sayısını, diğer iki
muhalefet partisinin kıpırdanma durumu da olursa, AKP’yi tek
başına iktidar olmaktan bile alıkoyabilir. Bu düşük olmayan bir
ihtimaldir. Seçime ve yaratacağı sonuçlara sadece bu pencereden
bakmak bile HDP’nin seçimde üstleneceği rolün ne denli önemli
olduğunu göstermeye ve kararsız yüzbinlerce seçmene bu seçeneği
sunmaya yetecektir.
Umudun Diğer Adı
Alternatif Olmaktır.
Öte yandan, hatırlamakta
fayda var. AKP Gezi’den bu yana değil on iki yıldır iktidarda.
Onu iktidara taşıyan etmenleri bir kenara koyup hızlıca bu on iki
yıllık dönemde gerçekleşen iki genel, üç yerel, referandum ve
cumhurbaşkanlığı seçimi dahil toplam yedi seçimde neden
oylarını sürekli artırdığını, bu dönem içerisinde muhalefet
partilerinin, kadro yenilemeler, vizyon değiştirmelere rağmen
neden bunu engelleyemediğini değerlendirelim. Hızlıca diyorum,
zira ana konumuz bu değil.
CHP’nin, hatta ÖDP,
TKP gibi partilerin bir türlü aşamadıkları şey, karşı bir
kampanya üretirken, karşısında durdukları odağın esiri
olmalarıydı. Erdoğan’ın ürettiği her yeni gündem,
karşıtından cevap gördü. Her gündem kutuplaştırıldı ve bu
kutuplaşma Gezi’ye kadar kontrol edilebilir şekilde büyütüldü.
Gezi’yi bir milat almaya gerek yok. Öncesinde ve sonrasında da,
muhalefette bulunan partiler ve toplumsal muhalefet bileşenleri
anti-akp’ciliği aşabilmiş değillerdi.
Geçmiş seçimleri
analiz ettiğimizde şu sonuçla karşılaşıyoruz. Karşıt
kampanyalar, daha doğrusu olumsuzluk üzerinden yaratılan politik
örgütlenme araçları, hep sağında duran seçeneğe yaramış.
Aslı varken surete gerek kalmamıştır. CHP’nin AKP karşıtı
politik tavrı esas olarak MHP ve AKP’ye; ÖDP, TKP ve diğer
toplumsal muhalefet bileşenlerininki ise CHP’ye yaramıştır.
Bunu değişip dönüşen retorikten ve ittifak arayışlarından da
görebiliyoruz. CHP’nin yüzü bir süredir MHP’ye dönük ve son
yerel seçimler ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP ile
ittifak yaptı. ÖDP, genel başkanının ağzından, 7 Haziran
seçimlerinde CHP’nin oy sayısını artırmasını temenni
ettiğini açıkladı. Bu dönemsel bir sonuç değildir.
Karakteristiktir. Kavramlar sadece politik stratejiyi belirlemezler,
uzun vadede dili, politik düşünce zeminini de belirlerler ve
karşıtlık üzerinden kurulan dil, sadece karşıtını beslemekle
kalmaz, bu dili kuranı sağında durana da yakınlaştırır.
Yakınlaştığı ölçüde de muhalif olma kimliğinden uzaklaşılır.
CHP’lisini MHP’lileştirir, ÖDP’lisini CHP’lileştirir.
Bir istisna var. Kürt
Özgürlük Hareketi. Kürtler, uzunca bir süredir parlementer
sistemin içerisindeler. Doksanların başını milat kabul edersek,
çeyrek asırlık bir deneyim bu. Bu çeyrek asırda, özellikle ilk
on yılında yaşadıkları onca zulmü hesaba kattığımızda, etki
alanlarını ve oy sayılarını hiç artırmayıp sabit tutsalardı
dahi büyük bir başarı sağlamış olacaklardı. Ne var ki, onlar
o on yılda bile büyümeyi becerdiler ki sonraki dönemde meclise
ittifak kurmadan, kendi oylarıyla girmeye başladılar. Bu, kararlı
bir insan topluluğunun, yaşadığı zulme isyan etmesiyle, yok
sayılmasına karşı mücadele etmesiyle gerçekleşmedi sadece.
Kürtler, aynı zamanda bir umut yarattılar. İnsanlarına umut
taşıyan politikalar ürettiler. Önderleri Abdullah Öcalan’ın
kaleminden çıkma örgütlenme modellerinin nasıl canhıraş bir
mücadele ile hayata geçirilmeye çalışıldığını hepimiz
biliyoruz. Bu, karşıt olarak değil, umut olarak yaratılmış bir
başarıdır.
Kürt dostlarımızın
geçmişte ve bugün yaptıklarına bakmak, bundan ilham almak çok
önemlidir.
Kürt özgürlük
hareketi Gezi’nin ardından bir gerçeği daha gördü. O zamana
kadar çok kapsayıcı olmasa da, enternasyonalist muhalefeti de
içeren bir stratejisi vardı ve kendi örgütlü duruşuyla birlikte
seçimlerde azami %6,5 lik bir oy oranına sahip durumdaydı. Daha
fazlası için başka bir şey gerekiyordu. Özellikle, Selahattin
Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elde ettiği
başarı doğru yolda olduklarını gösterdi. Peki, neydi bu.
Kürtler HDP’yi bir
Türkiye Partisi’ne dönüştürerek sadece batıdan, Türklerden
oy almak peşinde değildi. Türkiyelileşme asla ulaşamadıkları,
ikna edemedikleri diğer Kürtlere açılmanın da anahtarıydı.
Bunun karşılığını da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde
aldılar. Her ay bir yenisi önümüze sürülen seçim anketlerinde
de gerçek ortada, karşılığını almaya devam ediyorlar.
Kürtler yine
kendilerinden bekleneni yerine getirdi. Türkiyelileşerek,
geleneksel oylarının yanına kapsayamadıkları Kürtlerin oylarını
da kattılar, Alevilerden ciddi destek toplamaya başladılar.
Şimdi sıra bizdedir.
Biz ne yapabiliriz.
Biz olmayan bir “biz”
yaratmamız gerekiyor. Başarılı olamamış yöntem de, başarılı
olmuş yöntem de yukarıda verildi. Salt anti-akp cilik yaparak ya
da içeriğini pürüzsüz bir muhalefetle doldurarak yapılan
çalışmaların bir başarı sağlamadığını biliyoruz. Peki,
Demirtaş nasıl oluyor da ülkenin en yüksek perdeden Erdoğan
karşıtı dilini kullanarak başarısına başarı katabiliyor.
Normalde, bu yaptığının kutuplaşmaya neden olması, AKP
destekçilerini güçlendirmesi gerekiyor. Ne var ki, Demirtaş, AKP
ve Erdoğan karşıtı ne dese tutuyor. Gündem oluyor, sempati
kazanıyor, kendine güç katıyor.
Bu açık ki Kürt
özgürlük hareketinin, insan hafızasından çıkmasına bir dakika
bile müsaade edilmeyen mücadele tarihiyle ilişkili. Apo’yu bebek
katili olarak gören milliyetçi de, ezen ulus refleksi göstermekten
kendini kurtaramayan sosyalist aydın da, cumhuriyet kadını dernek
başkanları da şunun farkındalar. Bunlar tuttuklarını
kopardılar. Tankla, panzerle ezmeye çalıştık, olmadı.
Tutukladık, kaybettik, köylerini yaktık, yine olmadı. Başardılar.
Yani, Demirtaş bugünden seçim gününe kadar, gerekirse sadece o
meşhur grup toplantısındaki açıklamayı kullansın, “seni
başkan yaptırmayacağız.”, desin, yetecek. Çünkü temsil
ettiği hareket salt karşıtlık üzerinden kendisini inşa eden bir
yapı değil. Bir dünya umudu otuz küsur senedir destekleyicisi
Kürt halkına aşılayan bir yapı. Bunu, otuz küsur sene
eksiltmeden, aksine güçlendirerek yapabilmeleri için mağduriyet
edebiyatı haricinde bir yol seçmiş olmaları gerekir.
En başta düşülecek
hata, kendimizi Demirtaş’ın yerine koymak olur. Bir yanda,
Rojava’da devrim yapmış, ülkenin on ilinden belediye başkanı
çıkarmış, barajı aştığı an altmış milletvekilini doğrudan
meclise sokacak, güçlü bir ulusal hareket ve onun güçlü,
sevilen temsilcisi var. Bir yanda ise, tarihinde ilk defa cürmünden
fazla yer kaplayan, son otuz senesini sürekli azalarak, eriyerek,
bölünerek geçirmiş, Gezi ile kıpırdanmış ancak yüzüne
gözüne bulaştırmakta da geri durmamış toplumsal muhalefet var.
Biz varız. Böyle bir şansı yakalamışken kendimizi dev aynasında
görmek tuhaf olur ve bazı şeyleri ıskalar. Iskalayacağımız en
önemli şey de barajın aşılmasının ardından ortaya çıkacak
yeni dünyanın parçası olmak fırsatıdır. Toplumsal muhalefet
hareketleri sistem karşıtı hareketlerdir ve bir ölçüde faşizm
benzeri, bir salgın şeklide büyürler. Faşizm de insanlara sistem
dışı bir umutlar dünyası sunar, toplumsal muhalefetler de. Bu
biraz manüplatif olmak zorundadır, ancak böyledir. Kaynama eşiğini
aştığı an kaynamaya ve kaynamaya devam eder, uzun bir süre.
Sistem onu içine alana, ehlileştirene ve merkezdeki başka bir
partinin yerine ikame edene ya da darbe veya zor kullanarak mağlup
edene kadar sürebilir bu kaynama süreci. Syriza örneğin, bu
tehlike ile karşı karşıyadır şu an. Sistemin alanına girmiştir
ve büyük bir sınav vermektedir. Ya Yunanistan’ın yeni PASOK’u
olacaktır ya da milyonların beklentilerine derman.
Baraj geçildiği
takdirde bu salgın epidemiye dönüşecek ve bir sonraki seçime
kadar katlanarak büyüyecektir. HDP’nin bir sonraki seçime %20 oy
desteğiyle girmesi içten bile değildir. İşte bu olasılık
nedeniyle, Demirtaş’ın ve Kürtlerin an itibarıyla dediklerini
dikkate alır bir yerden, on yıldır kullandıklarını analiz
ederek yola çıkılmalıdır. Evet, seçimler bizi pratik olmaya,
odaklanmaya zorluyor ama başka türlü de pratik olunabilir.
Örneklerle vermek
gerekirse;
Soma Katliamının
ardından Erdoğan Soma’ya gitti. Bu halkta infiale yol açtı
çünkü uzun adam olayı kadere, fıtrata bağlamış, pişkince
bakmıştı ekranlardan. Biz infiali nasıl gösterdik peki. Gittik,
yine mağduru oynadık. Erdoğan’ın danışmanı olan bir puştun
Soma’lı bir maden işçisinin böğrüne indirdiği tekmeyi bayrak
edindik. Hem katledildik, hem dayak yedik. Adamın bize reva
gördüklerine boynumuzu büküp isyan ettik. “Ama bu haksızlık!”,
dedik. İşte buna sadece acınır. Neden insanların bizimle empati
kurmasını beklemekte inat ediyoruz. Neden böğre inen tekmeyi,
ağlayan işçi yakınını, fişlenmiş insan listelerini, ayakkabı
kutusu yolsuzluklarının kriptolarını manşete taşıyoruz. Neden
mağdur olanın biz olduğumuzu ilan ediyoruz. İnsanlar, acısın,
başımızı okşasın diye mi?
Kan kusup kızılcık
şerbeti içtim demek gerekiyor.
Soma’da böğre inen
tekmeyi arka sayfada bir köşeye taşıyıp Erdoğan’ı markette
mahsur bırakan işçilerin haberini manşete yerleştirmek
gerekiyordu. İşte bunu yaparsak, bu anti-akp’cilğin dışına
çıkmak olacak. İkisi arasında çok fark var.
Yine örneğin;
Yırca’da zeytinler,
Validebağ’da çınarlar kesiliyor. Polis müdahale ediyor. Kolu
çıkan var, burnu kırılan var. Kırık, çıkıkla bırakalım
doktor ve avukatlar ilgilensin. Manşete taşısan da değişen bir
şey yok, taşımasan da. Sen polisin karşısındaki yüzlerce
insanı taşı, kazandıkları küçük başarıları taşı.
Seçime dönersek;
10dan Sonra Seçim
İnisiyatifi, ülkenin en önemli seçiminin arifesinde HDP’ye HDP
dışından bir destek sağlamak, HDP’nin kapsayamayacağı
öngörülen insanları etkilemek ve oylarını HDP’den yana
kullanmalarını sağlamak için kuruldu. Hedefinde, kentli, okumuş,
muhalif ancak HDP ile arasında aşamadığı bir mesafe bulunan
insan kesimi var.
Aktivistlerin önceliği
HDP’nin seçim barajını aşması olmakla beraber politik kaygı
ve sorumluluklardan dolayı uyuşmazlıklar da bulunuyor. Bir kısım
aktivist, inisiyatifin hedefinin seçimlerle sınırlı kalmasını
doğru bulmuyor, kurulacak dinamik yapı üzerinden yeni bir
toplumsal muhalefetin önünün açılmasını istiyor. Bu nedenle
de, henüz çok başında olmasına rağmen, kampanyanın çıkış
metnini ve kapsamını sade bir dil kullanmaya özen göstererek
geniş tutmak istiyor.
Aslında eski bir
alışkanlık tekrarlanıyor. Suyun başını tutmak istemezken,
suyun başına kimseyi yaklaştırmamak ve susuzluktan kırılmaya
yol açmak. Şöyle de güzel ifade edilebilir. Manzarayı güzel
kılan renk ve çeşit cümbüşü iken, açık gökyüzünü daha
net görebilmek için manzaranın önündeki ağaçları budamaya
çabalamak.
Bazen, niyeti belli
etmekle ifade etmek fark yaratır. Öyle bir dönemden geçiyoruz.
Seçime iki buçuk aylık bir süre kaldı. Hedef çok büyük. Hedef
bu kadar büyük ve kapsayacağı insan kesimi bizden bu kadar farklı
iken o eski alışkanlıkları tekrarlamak son derece sıkıntılı.
Neden mi? Şu soruyu cevaplamak gerekiyor öncelikle. “Neden HDP
dışı bir kampanya yapıyorsun?”. “Bu ya da şu yüzden.”.
“Peki, bunu neden HDP’ye oy vereceklere anlatıyor, neden o dili,
ortak algı düzeyi üzerinden kuruyorsun? Madem derdin ayrı bir
çalışma, neden bize, bizi anlatıyorsun?”.
Belli ki ameliyat sonrası
nekahet dönemi daha sürecek. Gezi’nin bakiyesi henüz kendini
eleştirmeye girişmemiş. Ancak, benim kendimi eleştirecek bol
vaktim oldu. Barikat kurmak için sokağa çıkan insanların neden
evlerine geri döndükleri üzerine çok eleştirim var
insanlarımıza. Buna şuradan başlayayım ki seçim stratejisine
bağlayabileyim.
Reha Erdem filmi gibi
olmayalım. İzleyene “Lan, acayip şeyler anlatmış ve tahminen
mükemmel ancak hiçbir şey anlamadım.”, izlenimi veren, aslında
izleyicisini küçümseyen, kurduğu ilişki biçimiyle kendini
denklemin değişkeni olmaktan çıkaran anlayışı tekrar
ettirmeyelim. Mümkünse bu seçimlik, beynimizin bir köşesinde
değil, koca bir frontal korteksinde “8 Haziran sabahının”
asılı durduğunu birbirimize hatırlatmaktan vaz geçelim. Zaten
orada, bırakalım kalsın.
Tek bir paragrafta her
bir sorunu anlatmaktan vaz geçelim. Toplantı sonlarını bekleyen
artçı birlikler oluşturmayalım. Bırakalım da birkaç sorun
unutulmuş, gözden kaçmış olsun. Onu, yeni gelen biri
hatırlatsın, kendini kampanyanın parçası hissetsin.
Sade bir dil değil basit
bir kuralım. Anneye, iş arkadaşına anlatır gibi. “Sınıfsız,
sömürüsüz bir dünya için”, derken sade bir dil kullanmış
oluyoruz ancak, “İnsanların hakça yaşadığı, refahı da
mutluluğu da, yokluğu da hakça paylaştığı bir dünya için”,
derken basit bir dil kullanmış oluyoruz. İnsanların, “biz”
dışında kalan insanların, dışardan kurulan bir dile karşı
alerjisinin bulunduğunu da unutmayalım. Yeni gençler böyle ne
yazık ki.
Gezi’ni duvar dilini
hatırlayalım. Tek bir cümle ile birden fazla şeyi işaret eden
dili. 10 madde ile kapsamını belirlediğimiz kampanyanın zemini
HDP’nin barajı aşması ve başkanlık karşıtı mücadele olduğu
için, maddelerde savunusunu yaptığımız dünyamızın,
mücadelelerimizin kampanyanın oturduğu zeminle ilişkili olması
gerekiyor. Tek tek mücadele alanları ve umutlarımızdan
kuracağımız kolajlardan ziyade güçlü ve birçok şeyi aynı
cümle içinde anlatan dil başarılı olacaktır.
Örneğin;
"10danSonra Validebağ’da
direnenler kazanacak," demek yerine; "10danSonra Validebağ’a Dernek Başkanı haricinde kimseyi almıyoruz".
"10danSonra yolsuzluklar son bulacak" demek yerine; "Komşular, 10danSonra ayakkabı kutularınızı lütfen sokağa atmayınız" ya da "10dan Sonra kadınlar sokağa, patlak ampülleri değiştirmeye çıkıyor" gibi; aynı anda başkanlığa da, AKP’ye de sözünü söyleyen, mücadelesini de, umudunu da aktaran bir dil kullanmalıyız.
"10danSonra yolsuzluklar son bulacak" demek yerine; "Komşular, 10danSonra ayakkabı kutularınızı lütfen sokağa atmayınız" ya da "10dan Sonra kadınlar sokağa, patlak ampülleri değiştirmeye çıkıyor" gibi; aynı anda başkanlığa da, AKP’ye de sözünü söyleyen, mücadelesini de, umudunu da aktaran bir dil kullanmalıyız.
Devamı yarın….
Necdet Ülker
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder