19 Mart 2015 Perşembe

Biz Olmayan “Biz” Kimlerdir-1

Seçim yaklaşıyor.
Ülkenin belki de en önemli seçimi 7 Haziran’da gerçekleşecek. Seçimin önemi yalnızca AKP ve Erdoğan’a başkanlığın, diktatörlük yasalarının önünü açacak oluşunda değil, tüm bu karanlık tablonun ardında, korku ve paranoya duvarlarının çok ötesinde, güçlü bir umut da taşıyor oluşunda saklı.

Seçim, kimilerine göre başkanlığın ve diktatörlüğün önüne geçmek için son barikat işlevi görüyor. HDP’ye barajı aştırmak AKP’nin hesaplarını çöpe atacak ve Erdoğan’ın başkanlık hayalleri son bulacak. Barajı aşan bir HDP mecliste 50-70 arasında milletvekiliyle temsil edilecek ve daha önce oyların yarısından azını almasına rağmen meclisteki sandalyelerin üçte ikisini elde eden AKP’yi bu adaletsiz kazançtan mahrum bırakacak. Kabaca 70 milletvekili çıkaran bir HDP, bırakın başkanlık sistemi önerisini referanduma götürme yeter sayısını, diğer iki muhalefet partisinin kıpırdanma durumu da olursa, AKP’yi tek başına iktidar olmaktan bile alıkoyabilir. Bu düşük olmayan bir ihtimaldir. Seçime ve yaratacağı sonuçlara sadece bu pencereden bakmak bile HDP’nin seçimde üstleneceği rolün ne denli önemli olduğunu göstermeye ve kararsız yüzbinlerce seçmene bu seçeneği sunmaya yetecektir.

Umudun Diğer Adı Alternatif Olmaktır.
Öte yandan, hatırlamakta fayda var. AKP Gezi’den bu yana değil on iki yıldır iktidarda. Onu iktidara taşıyan etmenleri bir kenara koyup hızlıca bu on iki yıllık dönemde gerçekleşen iki genel, üç yerel, referandum ve cumhurbaşkanlığı seçimi dahil toplam yedi seçimde neden oylarını sürekli artırdığını, bu dönem içerisinde muhalefet partilerinin, kadro yenilemeler, vizyon değiştirmelere rağmen neden bunu engelleyemediğini değerlendirelim. Hızlıca diyorum, zira ana konumuz bu değil.

CHP’nin, hatta ÖDP, TKP gibi partilerin bir türlü aşamadıkları şey, karşı bir kampanya üretirken, karşısında durdukları odağın esiri olmalarıydı. Erdoğan’ın ürettiği her yeni gündem, karşıtından cevap gördü. Her gündem kutuplaştırıldı ve bu kutuplaşma Gezi’ye kadar kontrol edilebilir şekilde büyütüldü. Gezi’yi bir milat almaya gerek yok. Öncesinde ve sonrasında da, muhalefette bulunan partiler ve toplumsal muhalefet bileşenleri anti-akp’ciliği aşabilmiş değillerdi.

Geçmiş seçimleri analiz ettiğimizde şu sonuçla karşılaşıyoruz. Karşıt kampanyalar, daha doğrusu olumsuzluk üzerinden yaratılan politik örgütlenme araçları, hep sağında duran seçeneğe yaramış. Aslı varken surete gerek kalmamıştır. CHP’nin AKP karşıtı politik tavrı esas olarak MHP ve AKP’ye; ÖDP, TKP ve diğer toplumsal muhalefet bileşenlerininki ise CHP’ye yaramıştır. Bunu değişip dönüşen retorikten ve ittifak arayışlarından da görebiliyoruz. CHP’nin yüzü bir süredir MHP’ye dönük ve son yerel seçimler ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP ile ittifak yaptı. ÖDP, genel başkanının ağzından, 7 Haziran seçimlerinde CHP’nin oy sayısını artırmasını temenni ettiğini açıkladı. Bu dönemsel bir sonuç değildir. Karakteristiktir. Kavramlar sadece politik stratejiyi belirlemezler, uzun vadede dili, politik düşünce zeminini de belirlerler ve karşıtlık üzerinden kurulan dil, sadece karşıtını beslemekle kalmaz, bu dili kuranı sağında durana da yakınlaştırır. Yakınlaştığı ölçüde de muhalif olma kimliğinden uzaklaşılır. CHP’lisini MHP’lileştirir, ÖDP’lisini CHP’lileştirir.

Bir istisna var. Kürt Özgürlük Hareketi. Kürtler, uzunca bir süredir parlementer sistemin içerisindeler. Doksanların başını milat kabul edersek, çeyrek asırlık bir deneyim bu. Bu çeyrek asırda, özellikle ilk on yılında yaşadıkları onca zulmü hesaba kattığımızda, etki alanlarını ve oy sayılarını hiç artırmayıp sabit tutsalardı dahi büyük bir başarı sağlamış olacaklardı. Ne var ki, onlar o on yılda bile büyümeyi becerdiler ki sonraki dönemde meclise ittifak kurmadan, kendi oylarıyla girmeye başladılar. Bu, kararlı bir insan topluluğunun, yaşadığı zulme isyan etmesiyle, yok sayılmasına karşı mücadele etmesiyle gerçekleşmedi sadece. Kürtler, aynı zamanda bir umut yarattılar. İnsanlarına umut taşıyan politikalar ürettiler. Önderleri Abdullah Öcalan’ın kaleminden çıkma örgütlenme modellerinin nasıl canhıraş bir mücadele ile hayata geçirilmeye çalışıldığını hepimiz biliyoruz. Bu, karşıt olarak değil, umut olarak yaratılmış bir başarıdır.

Kürt dostlarımızın geçmişte ve bugün yaptıklarına bakmak, bundan ilham almak çok önemlidir.
Kürt özgürlük hareketi Gezi’nin ardından bir gerçeği daha gördü. O zamana kadar çok kapsayıcı olmasa da, enternasyonalist muhalefeti de içeren bir stratejisi vardı ve kendi örgütlü duruşuyla birlikte seçimlerde azami %6,5 lik bir oy oranına sahip durumdaydı. Daha fazlası için başka bir şey gerekiyordu. Özellikle, Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elde ettiği başarı doğru yolda olduklarını gösterdi. Peki, neydi bu.

Kürtler HDP’yi bir Türkiye Partisi’ne dönüştürerek sadece batıdan, Türklerden oy almak peşinde değildi. Türkiyelileşme asla ulaşamadıkları, ikna edemedikleri diğer Kürtlere açılmanın da anahtarıydı. Bunun karşılığını da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldılar. Her ay bir yenisi önümüze sürülen seçim anketlerinde de gerçek ortada, karşılığını almaya devam ediyorlar.

Kürtler yine kendilerinden bekleneni yerine getirdi. Türkiyelileşerek, geleneksel oylarının yanına kapsayamadıkları Kürtlerin oylarını da kattılar, Alevilerden ciddi destek toplamaya başladılar.

Şimdi sıra bizdedir. Biz ne yapabiliriz.
Biz olmayan bir “biz” yaratmamız gerekiyor. Başarılı olamamış yöntem de, başarılı olmuş yöntem de yukarıda verildi. Salt anti-akp cilik yaparak ya da içeriğini pürüzsüz bir muhalefetle doldurarak yapılan çalışmaların bir başarı sağlamadığını biliyoruz. Peki, Demirtaş nasıl oluyor da ülkenin en yüksek perdeden Erdoğan karşıtı dilini kullanarak başarısına başarı katabiliyor. Normalde, bu yaptığının kutuplaşmaya neden olması, AKP destekçilerini güçlendirmesi gerekiyor. Ne var ki, Demirtaş, AKP ve Erdoğan karşıtı ne dese tutuyor. Gündem oluyor, sempati kazanıyor, kendine güç katıyor.

Bu açık ki Kürt özgürlük hareketinin, insan hafızasından çıkmasına bir dakika bile müsaade edilmeyen mücadele tarihiyle ilişkili. Apo’yu bebek katili olarak gören milliyetçi de, ezen ulus refleksi göstermekten kendini kurtaramayan sosyalist aydın da, cumhuriyet kadını dernek başkanları da şunun farkındalar. Bunlar tuttuklarını kopardılar. Tankla, panzerle ezmeye çalıştık, olmadı. Tutukladık, kaybettik, köylerini yaktık, yine olmadı. Başardılar. Yani, Demirtaş bugünden seçim gününe kadar, gerekirse sadece o meşhur grup toplantısındaki açıklamayı kullansın, “seni başkan yaptırmayacağız.”, desin, yetecek. Çünkü temsil ettiği hareket salt karşıtlık üzerinden kendisini inşa eden bir yapı değil. Bir dünya umudu otuz küsur senedir destekleyicisi Kürt halkına aşılayan bir yapı. Bunu, otuz küsur sene eksiltmeden, aksine güçlendirerek yapabilmeleri için mağduriyet edebiyatı haricinde bir yol seçmiş olmaları gerekir.

En başta düşülecek hata, kendimizi Demirtaş’ın yerine koymak olur. Bir yanda, Rojava’da devrim yapmış, ülkenin on ilinden belediye başkanı çıkarmış, barajı aştığı an altmış milletvekilini doğrudan meclise sokacak, güçlü bir ulusal hareket ve onun güçlü, sevilen temsilcisi var. Bir yanda ise, tarihinde ilk defa cürmünden fazla yer kaplayan, son otuz senesini sürekli azalarak, eriyerek, bölünerek geçirmiş, Gezi ile kıpırdanmış ancak yüzüne gözüne bulaştırmakta da geri durmamış toplumsal muhalefet var. Biz varız. Böyle bir şansı yakalamışken kendimizi dev aynasında görmek tuhaf olur ve bazı şeyleri ıskalar. Iskalayacağımız en önemli şey de barajın aşılmasının ardından ortaya çıkacak yeni dünyanın parçası olmak fırsatıdır. Toplumsal muhalefet hareketleri sistem karşıtı hareketlerdir ve bir ölçüde faşizm benzeri, bir salgın şeklide büyürler. Faşizm de insanlara sistem dışı bir umutlar dünyası sunar, toplumsal muhalefetler de. Bu biraz manüplatif olmak zorundadır, ancak böyledir. Kaynama eşiğini aştığı an kaynamaya ve kaynamaya devam eder, uzun bir süre. Sistem onu içine alana, ehlileştirene ve merkezdeki başka bir partinin yerine ikame edene ya da darbe veya zor kullanarak mağlup edene kadar sürebilir bu kaynama süreci. Syriza örneğin, bu tehlike ile karşı karşıyadır şu an. Sistemin alanına girmiştir ve büyük bir sınav vermektedir. Ya Yunanistan’ın yeni PASOK’u olacaktır ya da milyonların beklentilerine derman.

Baraj geçildiği takdirde bu salgın epidemiye dönüşecek ve bir sonraki seçime kadar katlanarak büyüyecektir. HDP’nin bir sonraki seçime %20 oy desteğiyle girmesi içten bile değildir. İşte bu olasılık nedeniyle, Demirtaş’ın ve Kürtlerin an itibarıyla dediklerini dikkate alır bir yerden, on yıldır kullandıklarını analiz ederek yola çıkılmalıdır. Evet, seçimler bizi pratik olmaya, odaklanmaya zorluyor ama başka türlü de pratik olunabilir.

Örneklerle vermek gerekirse;
Soma Katliamının ardından Erdoğan Soma’ya gitti. Bu halkta infiale yol açtı çünkü uzun adam olayı kadere, fıtrata bağlamış, pişkince bakmıştı ekranlardan. Biz infiali nasıl gösterdik peki. Gittik, yine mağduru oynadık. Erdoğan’ın danışmanı olan bir puştun Soma’lı bir maden işçisinin böğrüne indirdiği tekmeyi bayrak edindik. Hem katledildik, hem dayak yedik. Adamın bize reva gördüklerine boynumuzu büküp isyan ettik. “Ama bu haksızlık!”, dedik. İşte buna sadece acınır. Neden insanların bizimle empati kurmasını beklemekte inat ediyoruz. Neden böğre inen tekmeyi, ağlayan işçi yakınını, fişlenmiş insan listelerini, ayakkabı kutusu yolsuzluklarının kriptolarını manşete taşıyoruz. Neden mağdur olanın biz olduğumuzu ilan ediyoruz. İnsanlar, acısın, başımızı okşasın diye mi?

Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek gerekiyor.
Soma’da böğre inen tekmeyi arka sayfada bir köşeye taşıyıp Erdoğan’ı markette mahsur bırakan işçilerin haberini manşete yerleştirmek gerekiyordu. İşte bunu yaparsak, bu anti-akp’cilğin dışına çıkmak olacak. İkisi arasında çok fark var.

Yine örneğin;
Yırca’da zeytinler, Validebağ’da çınarlar kesiliyor. Polis müdahale ediyor. Kolu çıkan var, burnu kırılan var. Kırık, çıkıkla bırakalım doktor ve avukatlar ilgilensin. Manşete taşısan da değişen bir şey yok, taşımasan da. Sen polisin karşısındaki yüzlerce insanı taşı, kazandıkları küçük başarıları taşı.

Seçime dönersek;
10dan Sonra Seçim İnisiyatifi, ülkenin en önemli seçiminin arifesinde HDP’ye HDP dışından bir destek sağlamak, HDP’nin kapsayamayacağı öngörülen insanları etkilemek ve oylarını HDP’den yana kullanmalarını sağlamak için kuruldu. Hedefinde, kentli, okumuş, muhalif ancak HDP ile arasında aşamadığı bir mesafe bulunan insan kesimi var.

Aktivistlerin önceliği HDP’nin seçim barajını aşması olmakla beraber politik kaygı ve sorumluluklardan dolayı uyuşmazlıklar da bulunuyor. Bir kısım aktivist, inisiyatifin hedefinin seçimlerle sınırlı kalmasını doğru bulmuyor, kurulacak dinamik yapı üzerinden yeni bir toplumsal muhalefetin önünün açılmasını istiyor. Bu nedenle de, henüz çok başında olmasına rağmen, kampanyanın çıkış metnini ve kapsamını sade bir dil kullanmaya özen göstererek geniş tutmak istiyor.

Aslında eski bir alışkanlık tekrarlanıyor. Suyun başını tutmak istemezken, suyun başına kimseyi yaklaştırmamak ve susuzluktan kırılmaya yol açmak. Şöyle de güzel ifade edilebilir. Manzarayı güzel kılan renk ve çeşit cümbüşü iken, açık gökyüzünü daha net görebilmek için manzaranın önündeki ağaçları budamaya çabalamak.

Bazen, niyeti belli etmekle ifade etmek fark yaratır. Öyle bir dönemden geçiyoruz. Seçime iki buçuk aylık bir süre kaldı. Hedef çok büyük. Hedef bu kadar büyük ve kapsayacağı insan kesimi bizden bu kadar farklı iken o eski alışkanlıkları tekrarlamak son derece sıkıntılı. Neden mi? Şu soruyu cevaplamak gerekiyor öncelikle. “Neden HDP dışı bir kampanya yapıyorsun?”. “Bu ya da şu yüzden.”. “Peki, bunu neden HDP’ye oy vereceklere anlatıyor, neden o dili, ortak algı düzeyi üzerinden kuruyorsun? Madem derdin ayrı bir çalışma, neden bize, bizi anlatıyorsun?”.

Belli ki ameliyat sonrası nekahet dönemi daha sürecek. Gezi’nin bakiyesi henüz kendini eleştirmeye girişmemiş. Ancak, benim kendimi eleştirecek bol vaktim oldu. Barikat kurmak için sokağa çıkan insanların neden evlerine geri döndükleri üzerine çok eleştirim var insanlarımıza. Buna şuradan başlayayım ki seçim stratejisine bağlayabileyim.

Reha Erdem filmi gibi olmayalım. İzleyene “Lan, acayip şeyler anlatmış ve tahminen mükemmel ancak hiçbir şey anlamadım.”, izlenimi veren, aslında izleyicisini küçümseyen, kurduğu ilişki biçimiyle kendini denklemin değişkeni olmaktan çıkaran anlayışı tekrar ettirmeyelim. Mümkünse bu seçimlik, beynimizin bir köşesinde değil, koca bir frontal korteksinde “8 Haziran sabahının” asılı durduğunu birbirimize hatırlatmaktan vaz geçelim. Zaten orada, bırakalım kalsın.

Tek bir paragrafta her bir sorunu anlatmaktan vaz geçelim. Toplantı sonlarını bekleyen artçı birlikler oluşturmayalım. Bırakalım da birkaç sorun unutulmuş, gözden kaçmış olsun. Onu, yeni gelen biri hatırlatsın, kendini kampanyanın parçası hissetsin.

Sade bir dil değil basit bir kuralım. Anneye, iş arkadaşına anlatır gibi. “Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için”, derken sade bir dil kullanmış oluyoruz ancak, “İnsanların hakça yaşadığı, refahı da mutluluğu da, yokluğu da hakça paylaştığı bir dünya için”, derken basit bir dil kullanmış oluyoruz. İnsanların, “biz” dışında kalan insanların, dışardan kurulan bir dile karşı alerjisinin bulunduğunu da unutmayalım. Yeni gençler böyle ne yazık ki.

Gezi’ni duvar dilini hatırlayalım. Tek bir cümle ile birden fazla şeyi işaret eden dili. 10 madde ile kapsamını belirlediğimiz kampanyanın zemini HDP’nin barajı aşması ve başkanlık karşıtı mücadele olduğu için, maddelerde savunusunu yaptığımız dünyamızın, mücadelelerimizin kampanyanın oturduğu zeminle ilişkili olması gerekiyor. Tek tek mücadele alanları ve umutlarımızdan kuracağımız kolajlardan ziyade güçlü ve birçok şeyi aynı cümle içinde anlatan dil başarılı olacaktır.

Örneğin;
"10danSonra Validebağ’da direnenler kazanacak," demek yerine; "10danSonra Validebağ’a Dernek Başkanı haricinde kimseyi almıyoruz".

"10danSonra yolsuzluklar son bulacak" demek yerine; "Komşular, 10danSonra ayakkabı kutularınızı lütfen sokağa atmayınız" ya da "10dan Sonra kadınlar sokağa, patlak ampülleri değiştirmeye çıkıyor" gibi; aynı anda başkanlığa da, AKP’ye de sözünü söyleyen, mücadelesini de, umudunu da aktaran bir dil kullanmalıyız.

Devamı yarın….

Necdet Ülker

10 Mart 2015 Salı

Nasıl Bir Seçim Çalışması?

Bu yazı 10’danSonra Seçim İnisiyatifi taslak sunumu ve ilk forumundan sonra ve temel olarak orada sorulan sorulara ve tartışmalı başlıklara birer cevap verme niyetiyle yazıldı.

Öncelikle taslak sunumun kararlı ve nihai sunum olmamasının sebebi Gezi sonrasında edindiğimiz örgütlenme, var olma pratiklerine dayanıyor. Yani forum kültürü, doğrudan demokrasi ve yataylığın ana eksenini oluşturduğu Gezi’nin bakiyeleri. Var olurken bizi de dönüştüren bu komünal pratikler, müşterek alanlar genel planda ne kadar yenilgiye uğrasa da mütevazi ve önemli deneyimler de bıraktı ve bırakmaya devam ediyor. 10’danSonra fikrini ortaya atanlar biraz da bu kavramsal ve pratik bakiyelerle bu bakiyeleri beraber inşa ettiği aktivistlerle ve kişisel referanslarla yola çıkmak istedi.


Çalışma bölgemiz neresi olmalı?
İlk forumu oluşturan 70 kişilik toplam fiziki ve ağırlıklı olarak Kadıköy, Beşiktaş’ı merkez olarak kabul edebileceğimiz bir hatta yaşıyor ve siyaset yapıyor. Eğer bir saha çalışmasında karar kılınacaksa ilk elden sokağa çıkılabilecek yerler buralar olacaktır.


Ayrıca Kadıköy ve Beşiktaş’ın şehrin hala daha önemli bir insan trafiği yükünü çeken merkez bölgeler olduğunu unutmamak lazım. Hedef kitle olacaksa ya da her kim olacaksa olsun bu lokasyonlar önemini yitirmeyecektir. Halihazırda 3 büyük şehirde (İstanbul, İzmir, Ankara) gönüllülerden oluşan bir potansiyel başlangıç ekibi mevcut. Bu bakımdan çalışma bölgesinin seçimi hem imkanlarımıza göre hem de hedef kitle seçimine göre netleşmelidir.


Çalışma kimlere hitap ediyor?
Bu soruyu iki ayrı düzlem üzerinden geliştirmek gerekiyor ve her iki soruyu da imkanlar, potansiyeller üzerinden ele almalı. Birincisi HDP nerelere ve kimlere ulaşabiliyor, etki alanı nedir, ne kadardır? İkincisi 10’danSonra nerelere ve kimlere ulaşabilir, etki alanı ne olabilir? Verilecek cevaplardan çıkarılacak sonuca karar vermeden önce “HDP’ye maksimum katkıyı nasıl ve nerelerden sağlayabiliriz?” diye sormak cevabın kilit taşı olacaktır. Zira artık kimsenin boşa harcayacak bir enerjisi yok!


HDP oyunun ezici bir çoğunluğunu yoksul emekçi Kürtlerden alıyor. İslami kaygılar taşısa bile özellikle demokrat insanlar Kürt illerinde ve büyük şehirlerde yüzünü partiye dönmüş durumda. Bu bakımdan AKP ile aynı havuzda yarışan tek parti. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun büyük bir kanıtı oldu. Ayrıca Alevi örgütleri ve sosyal demokratlardan destek almaya başladılar. Bunların dışında dezavantajlı gruplara ve azınlıklara da hitap ediyorlar. Az da olsa HDP’nin sosyalist bileşenlerinin de etkisi var.


Peki biz kime ulaşabiliriz? Gezi sonrası tecrübelerimiz daha çok (Gezi’nin ana gövdesini de oluşturan) beyaz yakalılara ve şehir merkezini kullanan bir çokluğa tekabül ediyor. Meselenin en önemli noktası da burada ortaya çıkıyor; programı ve yaklaşımları politik olarak çok uygun olmasına rağmen HDP bu toplama hitap ediyor ama temas edemiyor!


HDP ile ilişki / bağımsızlık meselesi
HDP verili durumuyla Kürt illerinde sağlıklı işleyen bir parti fakat aynı şeyi onun dışında kalan il teşkilatları için söylemek imkansız! Zaten Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendi dinamik yapısının avantajlarını alabildiğine kullanıyor parti. Fakat batıdaki unsurların geriliği, güncel siyasetten uzaklığı ve dolayısıyla doğru örgütlenme mekanizmalarını geliştirememeleri parti içerisinde orantısız bir güç dengesi ortaya çıkarıyor. Ayrıca batıda parti içerisindeki sosyalist unsurlar da  parti dışında kalanlar (özellikle BHH’nin güncel durumu) kadar pasif bir siyaset izliyorlar daha doğrusu yeni olanı üretemedikçe o noktaya düşüyorlar, ayrı bir dinamizm üretmek bir yana çoğunlukla parti potansiyellerinin önüne geçiyorlar, genel eğilimleri ya partiye fiilen gelmemek ya da kendi dar örgütsel çıkarları için kullanmak yönünde. Tüm bunların yanında parti yapısı ile ilgili hala daha çözülmemiş sıkıntılar mevcut; HDK/HDP varlığı yani çift başlılık, parti içi grupçuluk/birey hukukuna dayalı partililik vs. Tüm bunlar HDP’nin 10 yıllardır süren ittifaklar ve mücadelelerle buraya kadar getirdiği potansiyelinin örgütsel olarak gerisinde kalmasına sebep oluyor.


Yukarıdaki programatiklerin aynı zamanda partiye katılımın ve gönüllüğün önünde de ciddi engeller de oluşturduğunu akılda tutmakta fayda var. Bağımsız ama dost bir seçim çalışmasının belki tek alternatifi 10’danSonra’nın ilk toplantısında belirtilen özerk bir çalışma da olabilir ama bu durum içinde fazla zaman tüketmemek, olmuyorsa zorlamamak ve yeni bir bürokrasi üretmemek de fayda var.


Tüm bu verili durumu göz önünde bulundurunca daha geniş bir kitle çalışması yapmak için ve bir takım sorunları da haddinden fazla beslememek, onları “bypass” edebilmek için parti meşruiyetinin ve potansiyelinin tarihi bir seviyeye ulaştığı şu günlerde halihazırdaki çalışmaları desteklemek, onların ulaşamadığı unsurlara ulaşmak için etkili bir bağımsız bir seçim çalışması örgütlemek elzem gibi duruyor.


Kampanyanın ana vurgusu ne olmalı?
Baraj olmalı: Kampanyaya ismini veren şey Dünya’nın en yüksek seçim barajı ve bu burjuva demokratik anlamda bile çok ciddi bir temsiliyet gaspını organize ediyor. Ve bazı eleştirilerin aksine salt AKP karşıtı bir mesele değil! İlk olarak 60’ların Türkiye İşçi Partisi’nin ardından da gelişen Kürt Özgürlük Hareketi’ni durdurabilmek için 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü tarafından %10 seviyelerine kadar çekildi. Bu bakımdan barajı işaret etmek her türlü seçim sonucu ve sonrasında da yaratacağı etki bakımından önemli. Baraj geçilirse sağlıklı bir parlamento temsiliyeti yani gerçek “milli irade”, Kürt Özgürlük Hareketi ve müttefikleri için muazzam bir seçim başarısı ve yeni imkanlar. Geçilmemesi durumundaysa parlamenter sistemde oluşacak ciddi bir meşruiyet kaybı, barajın absürtlüğünün geniş kitleler nezdinde teşhiri ve sokağın yeniden tariflenmesi gibi imkanlar barındırıyor.


Baraj dışındaki tüm başlıklar belki de 15 günlük kampanya periyotlarıyla değişebilecek şekilde kullanılabilir fakat burada da bir gündem enflasyonu yaratmamak ve seçim çalışmasına maksimum katkıyı yapabilmek baz alınmalı. Uzun bir ilkeler manzumesi yerine zamanın gelişmiş iletişim biçimlerine uygun “hap” şeklinde aktarılabilecek bilgiler, ilkeler kullanılabilir.


Kampanya ne kadar esnek olmalı?
Çok! Gezi öncesi ürettiğimiz siyaset yapış biçimlerinin hantallığını, güdüklüğünü artık sırtımız da taşımayacak ama bir taraftan da liberal bir yaklaşımla un ufak olmayacak tarzda; HDP’nin genel ilkelerine uygun ve paralel bir çalışma örgütlemek gerekiyor.


Yapısal olarak forum düzeniyle örgütlenip, sadece başlangıç için temel ilkeleri belirlenebilir. Daha sonrası yerellere bırakılabilir.


Ya da Kadıköy - Beşiktaş merkezli bir çalışma biçimi geri kalan yerelleri besleyen bir yapı organize edebilir.


Bu yöntemlerden hangisi seçilirse seçilsin, önceliğin aktivistlerin bireysel potansiyellerini perdelemeyecek bir yapılanma olması gerekiyor. Belki kaba genel ilkeler çizdikten sonra içeriğin üretimini aktivistlerin kendisine bile bırakılabilir.


Kampanya bize bir ortaklaşma zemini sağlar mı? Seçim sonrası HDP'yle ilişkiler nasıl olmalı?
Bunlar ancak hakkı verilerek örgütlenmiş bir kampanyanın sonrasındaki konular olabilir. Temel olarak bu kampanyanın meselesi olmamalıdır.

Fırat Seymen